“İLMİN HİLMLE BULUŞMASI LÂZIM”Hasan Kâmil Yılmaz Hocamızla Söyleşi

Değerlendiren;Asım Cüneyd Köksal

 

Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı, Hüda­yi Vakfı kurucularından, İSAR Mütevelli Heyeti ve Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Hasan Kâmil Yılmaz ile Türkiye’de sivil toplum kuruluşlarının dinî eğitim sahasında­ki hizmetleri, akademik gayretle İslâmî duyarlılığın ideal sentezi ve İSAR üzerine bir söyleşi yaptık.

Asım Cüneyd Köksal: Muhterem hocam, tasavvuf tarihi alanındaki akademisyenli­ğiniz ve yirmi beş yıldır devam eden vakıf hizmetleriyle ilgili çalışmalarınıza Diyanet İşleri Başkan Yardımcılığı tecrübesi de ek­lenmiş oldu. Öğrencilerimiz için hayatını­zın eğitim, öğretim ve hizmet sürecini siz­den dinleyebilir miyiz?

Hasan Kâmil Yılmaz: Bismillahirrahmânirrahîm. Elhamdulillahi Rabbi’l-âlemîn. Ve’s-Salâtü ve’s-Selâmü alâ Rasûlinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ecmaîn. Öncelikle teşekkür ederim. Böyle bir mülakat için bizimle görüş­me talebinde bulunduğunuz için.

Türkiye’de İslâmî ilimlerin yeniden canlanma süreci 1950’li yıllara kadar uzanıyor. 1924-25’li yıllarda önce medrese ve tekkelerin, daha son­ra da imam hatip mekteplerinin talebesizlikten kapanmasının ardından Türkiye’de dinî eğitim, belli oranda tatil edilmiş oldu (1931). İlahiyat ve imam hatib mekteplerinin en son talebe alı­şından sonra yaklaşık 20 yıl boş geçen bir süre var. O süreçte hakikaten hem Diyanet camiası hem halk kitleleri, yetişmiş eleman sıkıntısı ba­ 2

kımından ciddi bir kıtlık dönemi, yani kaht-ı rical yaşıyorlar. Hatta 1946’lı yıllarda cenazele­ri kaldıracak imam bulunamıyor. Bir takım ta­lep ve tepkiler üzerine önce imam hatip kurs­ları (1948), sonra ilahiyat fakültesi (1949), son­ra 1951’de de imam hatip okulları açıldı ve dinî hayatla ilgili yeni bir bilgilenme süreci başla­dı ülkemizde.

Ben o yıllarda dünyaya geldim (1952). Dolayı­sıyla bizim, ilkokula gittiğimiz yıllarda imam hatip okulları da çocukluk dönemini idrak edi­yordu, belki de ilk mezun vermişti (1958). İl­kokulu bitirdiğimiz yıllarda (1963), çevremiz­de imam hatip okullarıyla ilgili duyduğumuz sözler beni etkiledi. Ayrıca -ben Balkan kö­kenli bir ailenin çocuğuyum- Bulgaristan’daki Medresetü’n-Nüvvâb mezunları 1950’li yıllar­da Türkiye’ye gelmişlerdi. Bunlardan bazıları akrabamız olması sebebiyle evimize geliyorlar­dı. Bu münasebetler vesilesiyle, dinî ve dünyevî ilimleri beraber okuyacağımız bir mektep ar­zusu çocukluğumuzda oluşmuştu farkında ol­madan. Duyduklarımızın, gördüklerimizin gö­nül dünyamızda bıraktığı tesirlerle 1963 yılın­da ilkokulu bitirdiğimde bir imam hatip sev­dası oluşmuştu. Köyde yaşadığımız için oku­la yalnız yatılı olarak gitme şansımız olabilirdi, değilse köyden okula devam etmek mümkün değildi mesafe sebebiyle. Dolayısıyla o yıl yatı­lı imam hatip okulu ve öğretmen okulu imtiha­nına girdik. Her ikisini de kazanmışız ama ter­cihimiz imam hatip okulundan yana oldu. Ve Adapazarı İmam Hatip Okulu’na kaydolduk.

Bizim İHL’ye başladığımız 1963 yılında İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü ilk mezunlarını vermiş­ti. Hayreddin Karaman ve Bekir Topaloğlu ho­calarımız İstanbul’da, Mevlüd Ferligül, Arif Tu­ran hocalarımız Adapazarı’nda göreve başla­mışlardı. Biz onların rehberlik ve önderliğinde imam hatip nesli olarak gençlik yıllarımızı idrak ettik. Daha sonraki yıllarda yine İstanbul Yük­sek İslam Enstitüsü’nde hocalarımız oldular.

İHL yıllarımda beni etkileyen hocalardan bi­risi Ahmet Vanlıoğlu’dur. Şu an İstanbul vaiz­liğinden emeklidir. Onun hem ilmî vukufiye­ti, hem hoca olarak talebeyle iyi diyaloğu bize model oldu. Onun şahsında hem ilmî hizme­ti, hem tasavvufî anlayışı fark etmeğe başla­dık. Sohbet ve derslerinde ilim ve tasavvufun iç içe beraber olması gerektiği duygu ve algısı­nı hissetmeğe başlamıştık. Sonra İstanbul Yük­sek İslam Enstitüsü’ne geldik 1970 yılında. İs­tanbul Yüksek İslam Enstitüsü’nde o zamanlar Osmanlı çınarı mesabesinde hocalarımız var­dı; Mahir İz gibi…

ACK: Ömer Nasuhi Bilmen?

HKY: O, o zaman emekli olmuştu. Biz talebey­ken de vefat etti. Ona talebe olmaya yetişeme­dik. Kemal Edip Kürkçüoğlu, Ömer Kirazoğlu gibi, Ömer Çam ve eczacı albay Mevlevi terbi­yesiyle büyümüş neyzen Halil Can gibi zevat-ı kiramı tanıma bahtiyarlığına erdik o zamanlar. Yeraltı Camii imamı Ali Üsküdarlı gibi, Rahmi Şenses Hocaefendi gibi zevatın dönemine ye­tiştik. Yani hem o eski Osmanlı hocalarından, hem de bizden on beş yirmi yaş büyük hoca ve ağabeylerimizden okuduk. Bize hem imam ha­tipteki, hem yüksek İslam enstitüsündeki ho­calarımız ilmî mânada ideal bir âlimliği ve hiz­met aşkını aşılamaya özen gösterdiler. Allah onlardan razı olsun. Ölenlerine rahmet, hayat­ta kalanlarına sağlıklı hayırlı uzun ömürler di­liyorum.

İstanbul’a geldiğim sıralarda şöyle bir gelenek vardı: Yüksek İslam Enstitüsü’nde okuyan öğ­rencilerin kısm-ı âzamı bir yandan imam ha­tip diplomasıyla Yüksek İslam Enstitüsü’nü, diğer yandan fark derslerini vermek suretiyle lise diploması alarak hukuk veya edebiyat fa­ kültesinden birini beraberce okurdu. Bizden birkaç nesil önce veya birkaç nesil sonra olan­lar aşağı yukarı böyle bir geleneği sürdüregel­diler. Tabii bir başka fakülteye devam düşün­cesi genellikle yüksek İslam enstitülerinin ne olacağı ile ilgili kaygılardan kaynaklanıyordu; ne olacaktı bu kurumlar, devam edecek miydi? Önü açık mı kapalı mıydı? Tabii devletin ken­di kurumu olarak gördüğü üniversiteler, ede­biyat veya hukuk fakülteleri insanlara dünyevî bakımdan biraz daha güven veriyordu. Arka­daşlarımız İstanbul’da muhtelif ders halkaları­na devam etmeğe özen gösteriyorlardı. Emin Saraç Hoca’nın, Ahmet Muhtar Büyükçınar Hocaefendi’nin ve İlahiyat Fakültesi’nin yanın­da Çinili Cami’de Mehmet Hoca gibi hocae­fendilerin özel derslerine devam etmeye özen gösteriyorlardı duyarlı arkadaşlarımız. Sadece imam hatip okulunda ve yüksek İslam ensti­tüsünde okuduğu dersleri yeterli görmüyorlar ve geleneksel medrese usulüyle ders okuma­ya özen gösteriyorlardı. Adapazarı’nda imam hatip okulunda talebeyken Ahmet Vanlıoğ­lu hoca bize Sarf ve Nahiv Cümlesi diye bili­nen kitapları okutmuş, eski metinlere nüfuz etmemizi sağlamıştı. İstanbul’a geldiğimiz za­man Ahmet Muhtar Büyükçınar ve Emin Saraç Hocaefendilerin derslerine devam suretiyle, al­dığımız formel bilgilerin yanına bir de o eski klasik medrese bilgilerini eklemeye çalıştık. O zamanlar Yüksek İslam Enstitüsü mezunları­nın doktora yapmasının önünde engeller var­dı. Yani mutlaka fakülte bitirmek gerekiyordu. Fakülte bitirmeyene doktora yapma şansı yok­tu. 1982’ye kadar böyle bir engel söz konusuy­du. YÖK ile birlikte engel kalktı. Biz bu süreç­leri yaşayarak geldik.

Türkiye’de dinî ve İslamî hayatın en büyük destekçisi sivil toplum kuruluşlarıdır, bu bi­linen bir gerçek. Bunun başı İlim Yayma Cemiyeti’dir. İlim Yayma Cemiyeti 1952 yı­lında kurulmuş ve Türkiye çapındaki tecrü­beleriyle imam hatip okullarının, yüksek İs­lam enstitülerinin ve dinî hayatın tedvirin­de, yönetiminde ve kalitesinin artmasında çok önemli hizmetler görmüştür.

1970’li yıllara gelindiğinde 12 Mart muhtı­rasından sonraki süreçte cemiyet bir de vakıf kurmak suretiyle iki kurum haline geldi. Çün­kü 12 Mart gibi müdahalelerde derneklerin he­men kapatılıp mallarına el konulması gibi bir mevhum akıbet söz konusuydu. Bunun önü­ne geçmek için ilgili kanunun öngördüğü vakıf kurma yolu takip edilerek İlim Yayma Cemi­yeti bir de İlim Yayma Vakfı kurdu. Vakıf daha çok gayri menkullerin ve malvarlığının sahi­bi, cemiyet ise işletmeci olarak hizmet görüyor. İlim Yayma Cemiyeti’nin hasbî ve fahrî çalış­maları; İstanbul İmam Hatip Okulu’nda yaz ta­tilinde Yalova Esenköy’de yapılan yaz dersleri, daha sonraları TDV’nin kuracağı İSAM’ın ve Hüdayi Vakfının kuracağı İLAM’ın oluşmasın­da ilk nüveyi teşkil edecek çekirdek kadroları oluşturmuştur.

Diyanet’in 1976 yılında kurmuş olduğu Hase­ki Eğitim Merkezi de Türkiye’deki mevcut Yük­sek İslam Enstitüsü, İlahiyat Fakültesi ve İmam Hatip okullarında alınan formel eğitimin ye­terli olmadığı, bunun eski medrese eğitimi ile buluşması gerektiği kanaatinden ortaya çık­mıştır. Haseki’yi artık bir diyanet eğitim aka­demisi haline getirmek gerekir. Nasıl harb aka­demisi var askeriyede, adalet akademisi var, milli eğitim akademileri var, polis akademileri var, Diyânet’in de böyle bir akademiye ihtiyacı var. 1975’den beri hizmet içi gibi görülen Ha­seki bence Türkiye’de her şeye rağmen dinî ha­yatın ve dinî bilgilenmenin yükselmesi adına çok önemli bir fonksiyon icra etti. Müftüleri­mizin dinî seviyesinin yükselmesi, vaizlerimi­zin yetişmesi, tashih-i hurûf, kıraat, aşere tak rib gibi alanlarda eleman yetişmesini sağlayan yine Haseki Eğitim Merkezi’dir.

1950’lerden sonra İlim Yayma Cemiyeti’yle bu süreç belli bir noktaya gelmiş ve 1975’lerde Haseki Eğitim Merkezi’yle birlikte eskiyle bu­luşmuştur. 1982’de Yüksek İslam Enstitüleri­nin YÖK kanunuyla ilahiyat fakültelerine çev­rilmesi ve önlerindeki yük­sek lisans ve doktora yapmak gibi engellerin kaldırılma­sı, eğitim kadrolarının can­lanmasına vesile oldu. O sü­reçte Tayyar Altıkulaç Bey’in Türkiye’deki ilmî hayata çok büyük katkıları oldu. Diya­net İşleri başkan yardımcı­sıyken 1976’da Haseki Eği­tim Merkezi’ni kurdu. Sonra Din Öğretimi genel müdür­lüğü esnasında Türkiye’deki Yüksek İslam Enstitülerine yüz asistanlık kadrosu aldı. Yani şu anda benim yaşım­daki ilahiyat fakültesi ho­calarından birçokları o dö­nemde alınan asistan arka­daşlarımızdır. Bu yüz kişi akademik kariyerlerini ta­mamladılar ve 1983’lere ge­lindiğinde yüzlerce ilahiyat doktoru, ilahiyat hocası olu­şuverdi. Ondan önce sade­ce Ankara İlahiyat’ta dokto­ra yapma imkanı vardı. Biraz da Erzurum İslamî İlimler Fakültesi’nde. Bunun dışın­da diğer yerlerde bu müm­kün değildi.

İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’nden mezun olduktan sonra bir öğretmenlik dönemim var. Yüksek tahsildeyken gönlümde hep akademik çalışma yapma arzusu olmuştur. O yüzden ya­bancı dil çalışmalarına devam ettim ve 76 yı­lında yüz asistanlık kadrosu açılınca imtiha­na girdik. İngilizce ve Arapça imtihanları var­dı o zamanlar, bir de bilim imtihanı oluyor­du. 1976 Kasımında asistan olarak Yüksek İs­lam Enstitüsü’ne intisab et­tik. 1977’de tayinimiz yapıl­dı. 1 Şubat’ta göreve başla­dık ve ondan sonra akade­mik hayatımız, tez çalışma­larımız, hocalığımız devam edegeldi. 1983’te doktor ol­duğum zaman Aziz Mah­mud Hüdayi ve Celvetiye Tarikatı idi tezim. Mahir İz Hoca’nın talebesi, Rahmet­li Selçuk Eraydın Hoca’nın asistanı oldum. 89’da doçent, 96’da profesör oldum Mar­mara Üniversitesi’nde.

hasan kamil yılmaz--3

ACK: Hocam siz seksen­lerin ortalarından sonu­na doğru İSAM’ın, daha sonra doksanlı yıllarda da İLAM’ın kuruluşunda ve gelişmesinde bulundu­nuz…

HKY: 1983’te doktoramı ta­mamladığım zaman Aziz Mahmud Hüdayi ile ilgi­li orada birtakım sosyal fa­aliyetler yapmaya başladık. Aziz Mahmud Hüdayi tür­be ve camiinin bulunduğu alanın tarihî dokusuna uygun olarak yeniden ihya edilmesini konuşuyorduk. Çalışmamız sı­rasında kullandığımız vakfiyeleri de gözden ge­çirmek suretiyle bir vakıf çalışması yapmak 85 yılında nasip oldu. Aziz Mahmud Hüdayi vak­fını 20 kadar Üsküdarlı iş adamı ve akademis­yenle kurduk. Rahmetli Selçuk Eraydın Hoca vardı bunların içerisinde, İrfan Gündüz, Mus­tafa Uzun gibi hocalar vardı. İş adamlarından da Yahya Kığılı, Osman Nuri Topbaş, Ahmet Hamdi Topbaş vardı. İslama hizmeti esas alan, Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri’ni, onun gö­nül ufkunu tanıyan insanlarla birlikte kuruldu bu vakıf.

Vakfın kurulmasından sonraki süreçte kısa bir Mısır dönemi oldu. 9-10 ay kadar bilgi-görgü-araştırma için gittik. Ve o sıralarda İSAM’ın İs­lam Ansiklopedisi faaliyetleri başlamıştı. Ben bir süre İSAM ansiklopedi çalışmaları içerisin­de bulundum.

Doksanlı yıllara geldiğimizde İSAM benze­ri bir ilmî araştırma merkezinin Hüdayi Vak­fı tarafından kurulması sürecini başlatmış ol­duk. Türkiye’de ilmî araştırma biraz himmet istiyor. Yani kişilerin sadece kendi şahsî büt­çe ve gayretleriyle olacak bir iş değil. Onlara ya üniversitelerin veya sivil toplum kuruluşları­nın destek vermesi gerekiyor. Hele hele İslâmî ilimler alanında uzun yıllar oluşmuş bir ih­mal söz konusu olduğundan dolayı açığın ka­patılması için biraz yoğunlaşmak gerektiriyor. Bu mânada İSAM çok önemli bir hizmet gör­dü. Hem kendisine personel yetiştirmek yani ansiklopediye madde yazacak insan, hem de Türkiye’nin fikir dünyasına, ilim âlemine katkı sağlayacak akademisyen yetiştirmek üzere çok sayıda eleman aldılar ve bu elemanların kısm-ı âzamı Amerika ve Avrupa’ya doktora yapmak araştırma için gittik. Ve o sıralarda İSAM’ın İs­lam Ansiklopedisi faaliyetleri başlamıştı. Ben bir süre İSAM ansiklopedi çalışmaları içerisin­de bulundum.

Doksanlı yıllara geldiğimizde İSAM benze­ri bir ilmî araştırma merkezinin Hüdayi Vak­fı tarafından kurulması sürecini başlatmış ol­duk. Türkiye’de ilmî araştırma biraz himmet istiyor. Yani kişilerin sadece kendi şahsî büt­çe ve gayretleriyle olacak bir iş değil. Onlara ya üniversitelerin veya sivil toplum kuruluşları­nın destek vermesi gerekiyor. Hele hele İslâmî ilimler alanında uzun yıllar oluşmuş bir ih­mal söz konusu olduğundan dolayı açığın ka­patılması için biraz yoğunlaşmak gerektiriyor. Bu mânada İSAM çok önemli bir hizmet gör­dü. Hem kendisine personel yetiştirmek yani ansiklopediye madde yazacak insan, hem de Türkiye’nin fikir dünyasına, ilim âlemine katkı sağlayacak akademisyen yetiştirmek üzere çok sayıda eleman aldılar ve bu elemanların kısm-ı âzamı Amerika ve Avrupa’ya doktora yapmak üzere gönderildi. Birtakım fireler olduysa da bu araştırmacıların büyük bölümü oralarda iyi şartlarda doktora yaparak yurda döndüler. Bir kısmı şu anda hâlâ İSAM bünyesinde, bir kıs­mı da muhtelif üniversitelerde görev yapıyor­lar. İyi ki de İSAM diye bir kurumu kurmuş Di­yanet Vakfımız, Diyanet İşleri Başkanlığımız onlar sayesinde bugün pek çok yetişmiş elema­na sahip oldu.

 

1950’li yıllardan sonraki süreçte İslâmî camia­nın insanları, cami cemaati daha çok cami yap­mayı, Kur’ân kursu inşa etmeyi veya görünen somut şeyler yapmayı tercih ediyordu. Çün­kü bunların sonuçları hemen görünüyor. Ca­miyi diktiğin zaman minaresi kubbesi ortada. Kur’ân kursunu yaptığın zaman çatısı ortada, talebeler ortada. Ama insana yatırım uzun so­luklu bir koşuyu, himmeti gerektiriyor. Yani bir adamı alacaksınız, 18 yaşından itibaren 30-35’li yaşlara kadar yüksek tahsil, master, doktora, bir on-on beş sene yatırım yapmak biraz bu konu­ya himmet etmiş, bu konunun ehemmiyetinin farkına varmış erbab-ı himmetin katlanacağı bir iş. Bu kadar para veriyoruz, bu kadar uzun yatırım yapıyoruz, ne olacak bu işin sonu de­yiveriyor insanlar. Sonucu çabuk görmek isti­yor, çabuk bıkıyorlar. Dolayısıyla İSAM bu ko­nuda gerçekten bir ufuk oldu. Bir vizyon orta­ya koymuş oldu. Ondan sonra arkasından pek çok başka kurumlar, mesela İLAM geldi. Bun­lardan başka İhsan Vakfı gibi bildiğimiz bilme­diğimiz birçok kurum benzer faaliyetler yaptı­lar. Mesela İlim Yayma, Şehzadebaşı’ndaki yur­dunun yan tarafında yüksek lisans ve doktora öğrencileri için özel mekânlar tesis etti.

Bizim asistanlık dönemimizde İlim Yayma Vakfı doktora yapan öğrencilere burs verirdi. O da çok önemli bir katkıydı. Öğretmen olan, doktora yapmak isteyen veya asistan olan, ama kitap almakta zorlanan arkadaşlara. İlim Yayma’nın verdiği o burslar çok önemli katkı sağladı İslâmî ve dinî camiadaki akademik ka­riyer sahibi insanların çoğalmasına.

İLAM biraz daha özel amaçla kuruldu. Yani sa­dece bilgisi değil, dinî hassasiyetleri de yüksek insanların yetiştirilmesi hedeflendi. Önce 20 kadar arkadaşımız alındı, sonra 20 kişilik bir ekip daha kabul edildi. Böylece orada kırk kişi­lik bir ekip yetişti.

ACK: Evet Hocam, özellikle 2000’li yıllarda, sizin buyurduğunuz gibi bu öncü ilim ku­rumlarını, sivil toplum kuruluşlarını takip edip bunların yolunda yürüyen ve bu yolu geliştirmek isteyen bir çok yeni kurum ek­lenmiş oldu. Sizin de en başından beri için­de bulunduğunuz İSAR bunlardan bir ta­nesi. İki senelik kurumsal tecrübemizi de dikkate alarak, teoride ve pratikte İSAR’ı, İSAR’ın üstlendiği misyonu nasıl değerlen­diriyorsunuz diye bir soru sormak istiyo­rum, ama bu soruyu sorarken İSAR’ın diğer kurumlardan temayüz eden bir tarafını da hatırlatmak ihtiyacı hissediyorum: Hem ilahiyatçı, hem de ilahiyat dışındaki branş­lara mensup öğrenci kardeşlerimiz var, bu ilahiyat dışındaki bilimlere mensup birçok arkadaşımızın iki senede Arapçayı sıfırdan temel İslâmî kaynakları takip edecek dü­zeyde öğrenmeleri bizim için bir mutluluk vesilesi oldu.

HKY: Bir farklılık aynı zamanda. Diğer kurum­lara göre bir farklılık.

ACK: Güzel ve önemli bir farklılık. Bu yön­deki eksikliklerimizi gidermek adına ne­ler yapabiliriz? Bu iki senelik tecrübemizi dikkate alarak neler söylersiniz İSAR öze­linde?

HKY: Şimdi efendim her kurum yeni bir tec­rübe demek. İSAM Türkiye’de hakikaten İslâmî ilimlerde önemli bir tecrübe oldu. Ama çok verimli olan taraflarına rağmen birtakım ih­mal ettiği tarafları da oldu. İLAM önemli bir tecrübe oldu. Onun da kendine göre artıla­rı ve eksileri var. İSAR bunların hepsini göre­rek, İSAM’ın ve İLAM’ın yaptıklarını da göre­rek yeni bir anlayışla, yeni bir yorumla bizim hedef kitlemiz, seçeceğimiz talebelerimiz, hoca adaylarımız, hem âlim, hem âmil; amel sahibi, yani salih âlim olsun gibi bir misyon ve vizyon­la yola çıktı. Bu tabii önemli bir farklılık diğer­ lerine göre. Amelle ilmi birleştiren bir yapıya sahip olmak. Âlimlik bana göre akademik ka­riyerden daha önemli bir özellik. Yani insan­lar akademik kariyer sahibi olabilirler ama âlim olamayabilirler. Âlimlikte âlim-billah gibi bir farklılık olmalı. İSAR’ın kuruluşundaki en önemli noktalardan birisi bu. İslâmı yorum­lama ve anlamada, çağdaş problemlere çözüm üretme ve ilgili alana katkı sağlaya­cak vasıflı eleman için ilim­le ameli buluşturan insanla­ra ihtiyaç var. İSAR bu amaç­la yola çıktı ve bunun için illa ilahiyat mezunu olma­yı, illa İslâmî ilimlerden ge­liyor olmayı öngörmedi. Yani bir insan farklı alanlarda ça­lışıyor olabilir. Farklı fakülte­ler bitirmiş olabilir. Böylele­rine ilmî ve dinî bir hassasi­yet kazandırabilir. Arapça ve İslamî ilimler öğretilebilirse, ümmete tıp alanında, ekono­mi alanında, siyaset alanın­da çok farklı açılımlar sağla­yabilecek adamlar yetişebilir. İSAR bu düşünceyle hareket etti ve bu yüzden sadece ila­hiyatçı değil, hatta çoğun­luğu farklı fakültelerden ve eğitim alanlarından gençlere ulaştı. Bunların zeki, istidat­lı ve bu işe yatkın, yani böyle ilimle ameli ve irfanı -yani ilimle ameli birleş­tirince irfan oluyor malum- birleştirecek yapı­da olmasını arzu etti. Ben tabii çok fazla için­de değilim. Dışarıdan toplantılarla sizlerin bize verdiğiniz bilgiler ve arkadaşlarla görüşmeleri­mizden edindiğim intiba odur ki, bugüne ka­dar bu mânada emin adımlarla ilerliyor İSAR, yerine göre ayıklanması gerekenleri de ayıkla­yarak yoluna devam ediyor. Yani koyduğu he­defe, koyduğu çıtaya ulaşmaya çalışan gençler­le yoluna devam etmeye çalışıyor.

İSAR’ın burada vermeye çalıştığı hem mükâleme, hem ilmî tetebbuata dayalı Arap­ça çok önemli. Yurt dışın­dan getirilen Arapça hocala­rının verdikleri eğitimle bir­likte diğer temel dinî bilgile­rin yine erbabından öğrenil­mesine gayret ediliyor. Yine kendisinin bulunduğu alan­da en iyi olmayı hedefleme­si bence önemli bir tercih. Ben bunların ülkemizin ya­rınlarında önemli hizmetler göreceğini düşünüyorum. İyi Arapça bilen, İslâmî kay­naklara aşina bir siyaset­çi, diplomat, doktor, tabib-i hazık yani hem tıbb-ı nebi­yi biliyor, hem modern tıbbı biliyor, Arapçası iyi, Batı dili zaten güzel, dolayısıyla Batı­nın ortaya koyduğu tıpla il­gili ürünlerle bizim kadim klasik bilgilerimizi buluştu­racak ve orada yine İslâmî hassasiyetleri öne çıkaracak bir ilim adamı, iyi bir âlim diyeceğimiz insan, elbette çok güzel bir şey. Bildiğim kadarıyla burada oluşturu­lan yeni gruplarla, tıpla ilgili, ekonomiyle ilgi­li, siyasal bilgilerle ilgili, ilahiyatla ilgili grup­lar var.

ACK: Beş çalışma grubumuz var.

HKY: Beş çalışma grubuyla bunları hedefleye­rek hem adayları, hem hocaları seçerek yürü­meye çalışıyorsunuz. Dolayısıyla teorisi çok güzeldi. Pratiğe doğru da yürüdüğünü görüyo­ruz. Ama tabii bunun esas meyvelerini birkaç sene sonra daha çok göreceğiz. Yani bu arka­daşlar mezun oldukları, ürün vermeye başla­dıkları zaman ve bir üniversiteye intisap ettik­leri, bir alana girip elleri kalem tutmaya başla­yıp çalışmalarını ortaya koydukları zaman gö­receğiz, ama şu anki çalışmaların gidişatı bize bu mânada doğrusu güven ve mutluluk veri­yor. Buna ihtiyaç var. Yani bugün akademik kariyer yapan insanlarda çok yüksek seviyede megalomani oluştuğunu görüyoruz. Bu acı bir gerçek. Ve akademik kariyer yapıp unvan sahi­bi olanlarda bazen dinî konuları küçümseyen, hafife alan, hatta dinin irşatla ilgili alanlarıyla uğraşanları istihza konusu yapan tavırlarda ki­şiler görüyoruz. Doğrusu ben bunları anlaya­mıyorum. Bizim görevimiz âlim de olsak, dok­tor da olsak, profesör yani akademik unvan sa­hibi de olsak, ne olursak olalım birinci görevi­miz irşattır. Allah ve Resulü bizim bu görevle de memur olduğumuzu bize duyuruyor. Yani bizim o hizmetleri küçümsemek gibi lüksümüz olmamalı. Dolayısıyla ben İSAR’da akademik unvan sahibi arkadaşlarımızın o âlim-billâh duygusuyla irşadı önemseyen, insanı önem­seyen, Allah’a kulluğu önemseyen ilim adamı olmalarının çok anlamlı olduğunu düşünüyo­rum. Çünkü bugün dünyada pek çok İslâmî problem var. Müslümanların çağdaş problem­leri var. Helal gıdadan siyasî hayata problemler var, gündelik hayata yönelik pek çok problem var, yüzlerce, binlerce problem var.

Bu problemlere işin içinden gelen, İslâm’ı çok iyi bilen, hayatı iyi okuyan, kalbî hassasiye­ti yüksek insanlar iyi çözümler üretebilir diye düşünüyorum. Yani mahzâ ilim yetmez. İlmin hilmle buluşması lazım. “Bi-ğulâmin halîm, bi-ğulâmin alîm” diye geçiyor Kur’ân’ı Kerîm’de; hilm içinde sevgi bulunan, hoşgörü bulunan, hazım bulunan ve erdem bulunan, ahlâkî de­ğerler bulunan bir vasıftır. Yani bir adam âlim olduğu kadar halîm olursa, yani hilm sıfatıyla buluşmuş bir âlimlik öne çıkarsa, o hakikaten toplumda dönüştürücü özelliğe sahip bir âlim demektir. Bence âlimin en önemli özelliği dö­nüştürücü olmasıdır. Dönüştürücülük özelliği de salâh ile olur. Yani amel-i salihle olur. Sa­lah veya salih amel, dönüştürücü amel demek­tir, yani bir adamın ilmiyle beraber salih ame­li varsa o adam kendisi de dönüşür, toplumu da dönüştürür. İSAR’ın bu mânada çok mühim bir hizmet görmeğe aday olduğunu düşünüyo­rum. Bu işe gönül veren hocalarımız Allah razı olsun Hayreddin Karaman Hocamız, Raşit Kü­çük Hocamız, diğer arkadaşlar ve bu işin finan­sörlüğünü yapan arkadaşlarımız gerçekten çok iyi bir irade ortaya koydular ve bu işin fiiliya­tını götüren arkadaşlarımız Recep Şentürk Bey olsun, sizler olun o iradeye uygun şekilde katkı sağlıyorsunuz. Biz buna müteşekkiriz.

ACK: Estağfirullah hocam, sağolun. Bugün Türkiye’de âlim olarak yetişen, âlim olarak yetişmesi beklenen, âlim namzedi olan in­sanların önlerinde çok büyük meseleler, problemler var dünyayla ilgili dediniz bi­raz önce.

HKY: Evet, kesinlikle.

ACK: Türkiye’de bu yönde son yıllarda ar­tan bir bilinç var, yani dünyanın meselele­rini kucaklamak veya çare üretmek anla­mında. Türkiye’de bu yöndeki çalışma ve hizmetleri, bu yöne doğru artarak devam eden çabaları, Arap dünyası ve geri kalan İslâm dünyasıyla mukayese ettiğiniz za­man nasıl değerlendirirsiniz, nereye ko­yarsınız?

HKY: Arap dünyasını kısmen biliyorum. Yani bazı Arap ülkelerine seyahatlerim oldu. İle­ 9 tişimlerimiz oluyor. İran’ı çok fazla bilmiyo­rum, ama az çok onların da neşriyatı ortada. Türkiye’deki İslâmî birikimin onlardan geri ol­madığını düşünüyorum. Türkiye’deki ilim ir­fan adına, akademik çalışmalar ve dinî ilim­ler adına yapılan çalışmala­rın son on beş yirmi yıl içe­risinde gerçekten bir sevi­ye kazandığı kanaatindeyim. Ancak bizim bugüne kadarki süreçte en büyük problemi­miz, yaptığımız çalışmala­rın ve akademik neşirlerimi­zin, Türkçe olması sebebiyle ve Türkçenin de mahallî bir dil kalması sebebiyle dünya­ya mal olmaması ve biraz ye­rel kalmasıdır.

hasan kamil yılmaz-2

İSAR ve benzeri kurumların Arapça ve İngilizce gibi iki dili mutlaka öğretmek şek­lindeki çabasını bu mânâda anlamlı buluyorum. Yani bu­ralarda yetişen arkadaşları­mız Arapça’yı çok rahat ko­nuşan, Arapça kitap telif ede­bilen, İngilizce kitap yazabi­len seviyeye geldikleri tak­dirde çalışmalarını bu diller­de yayınladıkça Türkiye’deki bu ilmî birikimin diğer İslâm ülkelerine örnek olacağını düşünüyorum.

Düşünün ki dünyada İslâmî ilimlerle ilgili önemli dört beş kurum var. Uluslar arası düzeyde bunların en önemli­lerinden birisi Ezher. Ben on ay kadar Mısır’da kaldım, Ezher’i biliyorum. Ezher bin yıllık bir kurum, kadimen çok büyük hizmetler vermiş, çok büyük âlimler yetiştirmiş. Ama 1950’li yıl­lardan sonra bir irtifa kaybediyor Ezher. Ve bu­gün geldiği nokta hiç de iç açıcı değil. Kahire’de üç tane üniversite var İslâmî mânada; birisi Ez­her, birisi Ayn Şems’in ilgili fakülteleri, bir di­ğeri de Kahire Üniversitesi Dâru’l-ulum Fakültesi. Sevi­ye bakımından Daru’l-ulum Ezher’den daha yukarıda. Bugün Ezher’in eski etkisi­nin kalmadığı dünya üzerin­de bilinen bir gerçek.

Bunun bir başka örneğini Suudlular Medine’de kurdu­lar: El-Camiatü’l-İslamiye. El-Camiatü’l-İslamiye bütün İslam ülkelerinde ilim ada­mı yetiştirmek üzere kurul­muş, iyi niyetlerle kurulmuş bir üniversitedir. Ama maa­lesef İslamî ilimlerde dona­nımlı, ufku olan âlim yetiş­tirmek yerine bir mezhebin propagandasını yapmaktan öteye geçememiştir geçtiği­miz süreçte. Oradan çok iyi Vahhabiler çıkıyor sadece en hafif ifadesiyle.

Sonra Pakistan’da İslâm Kal­kınma Örgütü’nün, İslâm Konferansı Örgütü’nün de destek verdiği bir üniversi­te var. Ama Pakistan ve Af­ganistan, son yıllarda yaşa­nan siyasî ve sosyal bir takım dramlar ve ihmaller sebebiy­le gelişmekten çok uzak ve sıkıntılı bir sürece girdi ve oralardan yetişecek ve dünyanın yeni ufuklara taşınmasına katkı sağlayabilecek İslâm âlimi çıkması pek müm­ 10 kün görünmüyor. Bugüne kadar iyi dönemler geçirdi İslamabad’daki İslam Üniversitesi.

Bir benzeri Malezya’da kuruldu. Malezya’daki de son yıllarda irtifa kaybetti. Bir zamanlar Türkiye’den ve dünyanın her yerinden hocalar gitmişti. Hakikaten çok popüler bir üniversite haline gelmişti.

İran’ın Kum kentindeki Medresetü’l-Mustafa da Medine’dekinden farklı değil, orası da bir mezhebin, Şia mezhebinin dâîlerini yetiştiren bir özelliğe sahip.

Bütün dünya gözünü dikmiş, Türkiye’den böy­le bir hareket bekliyor. Dolayısıyla sivil top­lumun yaptığı bu hizmetler çok anlamlı. Bel­ki Diyanet Vakfı’nın kurduğu İstanbul 29 Ma­yıs Üniversitesi’nin Uluslar arası İslâm ve Din Bilimleri Fakültesi böyle bir şeye aday olabilir.

Neticede ben Türkiye’deki İslamî gelişimi, bilgi gelişimini olumlu buluyor, ama yeterli görmü­yorum. Burada en büyük eksikliğimiz dil ko­nusudur. Yani Arapça ve İngilizce konusunda­ki yayın noktasına ulaşamamış olan birikim ek­siğimizdir. İnşallah İSAR ve benzerleri bu çıta­yı yükseltirler. Ve bizim Türkiye’de yeni üretilen fikirlerimiz, ilmî verilerimiz değil sadece İslâm dünyasında, tüm dünyada paylaşılır hale gelir.

ACK: İnşaallah. Hocam İSAR’daki seminer programlarımıza katılan hemen hemen her alana mensup ve çeşitli öğrenim kade­melerinde öğrenci kardeşlerimiz var. Bun­lara neler tavsiye etmek istersiniz?

HKY: İlimle meşgul olmak bence bir ayrıca­lıktır. İbn Ataullah İskenderî’nin çok güzel bir sözü var. Diyor ki İbn Ataullah “Bir kim­se Allah nezdindeki yerini öğrenmek istiyor­sa, O’nun kendisini hangi işte istihdam ettiği­ne baksın.” Şimdi İslâmî ilimlerle meşgul ol­mak, Allah’a giden yolda insanlara ufuk aça­cak bir bilgi birikimini donanmak, kuşanmak ve bunu insanlığa takdim etmek demektir. Bu bence çok önemli bir şey. Ama mahza ilim, ilim için ilim, hani Servet-i Fünun edebiyatın­daki sanat sanat içindir anlayışı gibi ilim için ilim bence yeterli değildir. Genç akademisyen, genç araştırmacı arkadaşlarımız mutlaka ilim­lerini amelle, amel-i salihle, ibadet ve takvay­la buluşturmalılar, hilimle buluşturmalılar ve bunu sağlayacakları ortamlardan uzak durma­malılar. Yani camiden, cemaatten, halkın için­den kopmamalılar. Bugün belki İslâm dünya­sındaki ulemanın en büyük problemi camiden kopuk hale gelmesidir. Bizim ilahiyat fakülte­sindeki hocalarımızın birçokları cumanın dı­şındaki zamanlarda namaz vakitlerini camiler­de kılmadıkları, cami cemaatine sohbet etme­dikleri, onlara ders vermedikleri için cami ce­maati tarafından tanınmıyor. Hangi hocamızın cemaatle birlikte dersi, ders halkası veya onlar­la birlikte oturup kalktığı zamanları ve günle­ 11 ri var? Mesela Mısır’da benim çok hoşuma git­mişti, akademisyen hocaefendiler cuma gün­lerinde halka hutbe okuyorlar, vaaz ediyorlar, halkın arasında bulunuyorlar, yani halka mal oluyor bu insanlar, halk da onlara sokuluyor, sözlerini sohbetlerini dinliyor.

ACK: Keza Suriye’deki cami dersleri…

HKY: Suriye’de aynı cami dersleri. Aslında o bi­zim eski bir geleneğimiz. Osmanlılarda da öy­leydi. Dersiamlar, bütün medrese muallimleri halkın içindeydiler. O halkın içindeki sorular, cevaplar, tepkiler, lehte ve aleyhte oluşan ka­naatler olgunlaştırıyor insanı. Hem zihnen ol­gunlaştırıyor, hem kalben olgunlaştırıyor, hem muamele olarak olgunlaştırıyor. Sırça sarayda oturup ilmî tetebbuatla meşgul olarak oradan ürettiğimiz şeyler ayağı yere basmayan şeyler oluyor. Yani ayağı yere basan şeyi üretmek is­tiyorsak mutlaka halkın içinde olmalıyız. Hal­kı dinlemeliyiz. Yani ekonomi çalışan bir adam pazara girmemişse, AVM’ye gitmemişse, alış­veriş merkezlerinde insanlar neyle meşgul, ne alıp ne satarlar bundan haberi yoksa, söyleye­ceği şeyler havada uçuşacaktır. Banka finans kurumlarını bilmeden ekonomi adına söz söy­lemek teorik olacaktır. Dolayısıyla ben bu âlim adayı olan arkadaşlarımızın hayatın içinde ol­malarını, halkın içinde olmalarını, mabede ya­kın durmalarını, camiden cemaatten kopma­malarını çok önemsiyorum. Düzgün bir ibadet hayatı mutlaka olsun. Düzgün bir ibadet haya­tı olmayan bir âlimin feyizli olması, yazdığın­da bir feyiz, söylediğinde feyiz olması müm­kün değildir. Biz bunlara inanıyoruz, sözde bir feyiz vardır. Sözün bir gücü vardır. Bu güç söy­leyenin ihlasıyla, takvasıyla alakalıdır. Yazının bir gücü vardır. Yazarının ahlâkı, ihlası ve tak­vası oraya sinmiştir. O enerji orada temerküz etmiştir. Okurken cümleler aynı ama farklı şey söylüyor diye hissedersiniz. Yani biz his tarafı­nı, duygu tarafını, işin kalbî tarafını ihmal et­memeliyiz diye düşünüyorum. Bugüne kadar bu tarafı ihmal ettik. Yani biz bilgiyi çok kutsa­dık. Mutlak bilgi kutsanamaz. Bilgi önemlidir, ama mutlaka onun ibadetle, takvayla, ahlâkla buluşması takdirinde güzeldir. Şeytan da çok âlimdi diye halk arasında bir deyim vardır. Yani o yeterli değildir. Yani âlimliğini salah ile, takva ile buluşturan, hilimle buluşturan âlim olmalarını önemsiyorum. Sizin yüreğinizden söylediğinize ne sinmişse o kalıyor. Hani Mev­lana: “Benim kabrim ârif insanların gönülleri­dir” diyor ya. Yani gönle inecek, gönle işleye­cek söz söylemişseniz, iş üretmişseniz o oralar­da iz bırakıyor ve yaşamaya devam ediyor. De­ğilse kitapların sayfaları arasında kaybolup gi­diyor. Yazdıklarınız bazen kağıt israfı oluyor. İnsanlığa hizmet edecek şeyler üretmek lazım. Kimi zaman tek kişinin işine yarayacak bir iş de yapmak gerekebilir, ama hayatı onunla ge­çirmemek lazım. Daha çok toplumu önemse­meli, hizmeti önemsemelidir ve insanları dö­nüştürecek şeyleri üretmek lazım diye düşünü­yorum.

ACK: Hocam yoğun meşguliyetleriniz ara­sında bize zaman ayırdığınız için çok te­şekkür ediyorum.

HKY: Estağfirullah efendim.

ACK: Son bir sözünüz varsa sözü size bırak­mak istiyorum.

HKY: Ben arkadaşlarımıza Âzeri tâbiriyle: “Uğurlar arzulirem”. Allah Teâlâ kendilerine başarılar ihsan etsin. Yolları uzun ve zorlu bir yol. Bu yol ilim yolu. Ama çok zevkli, hazlı bir iştir. O ilmin hazzını tattıktan sonra inşallah güzel şeyler yapacaklardır. Cenab-ı Hak elle­rinden, dillerinden ve gönüllerinden ümmet-i Muhammedi istifade ettirsin diye dua ediyo­rum aziz kardeşlerime.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*