Prof. Dr. Hayreddin Karaman: İslâmcılık

Değerlendiren;Suheyb Öğüt

Hayreddin Karaman hocamızın “İslâmcılık” başlıklı konuşması Arapça bahsiyle açıldı. Karaman, geçmiş dönemlerde ulemanın “Müslümanların Arapça dışında bir dil konuşmaları caiz midir?” diye sorduklarını ve aralarında bu soruya “mekruhtur” şeklinde cevap verenlerin bile mevcut olduğunu anlattı. Dillerin Allah’ın âyetlerinden olduğunu ve korunması gerektiğini ilave eden Karaman, Arapça’nın her halükârda bir Müslüman için olmazsa olmaz olduğunu ve bunun uzun bir zaman boyunca da hep böyle telakki edildiğini ifade etti. Fakat buna rağmen günümüzde dinî ilimlerle iştigal etmeyenler açısından Arapça öğrenmenin fuzuli olduğunu düşünenlerin ortaya çıktığını ve bunun anlaşılmaz bir durum olduğunu belirten Karaman, Müslümanların Arapça dışındaki dilleri konuşmayı mekruh görmekten ‘hekime Arapça ne lazım?’ noktasına geldiklerine dikkat çekti. Bundan sonra Karaman sözlerine şöyle devam etti: “Biz bir medeniyeti farklı malzemelerle yeniden inşa etmek istiyoruz. Bu işin pek çok veçhesi vardır. Mesela tıp da bunlardan biridir. Tıbbın bile bizim medeniyetimizde girebileceği bir kisve vardır.” Rabbimizin hitabını araya bir tercüman girmeden anlamamız gerektiğini ehemmiyetle tekit ettikten sonra Karaman “Rabbimizin hitabını niye bir başkasına okutalım?” diye sorarak Arapça bahsine nokta koydu.

İslâmcılığın (İslâmî hareketin) son asırda ortaya çıktığını, çünkü bundan önce İslâm devletlerinde İslâm’a alternatif teşkil edecek başka bir inanç ya da ideoloji olmadığını -gayrı Müslimlerin İslâm’ın ahkâmı çerçevesinde yaşadıkları için İslâm’a bir alternatif teşkil etmediklerini- ve bu yüzden İslâmcılık gibi bir kavrama da ihtiyaç olmadığını söyleyerek İslâmcılık mevzuuna giriş yapan Karaman, birilerinin “Türkçü”, birilerinin “Batıcı” olduğu bir ortamda, İslâm’ın hayatın bütününe şamil olması gerektiğini söyleyenlerin de “İslâmcı” haline geldiklerini ifade etti ve “Kurtuluş İslâmdadır” diyen herkesin İslâmcı olduğunu sözlerine ekledi.

Karaman, ilerlemenin tartışıldığı dönemlerde İslâmcıların kendilerini bu tartışmanın dışında tutmadıkları gibi kendilerini Batı’ya karşı da tamamen kapatmadıklarını; mesela Mehmet Akif Ersoy’un Batı’nın sadece teknolojisini alalım dediğini, ama bunu yaparken de ihtimam göstermek gerektiğini belirttiğini, hatta bu minvalde ülkelerine gemilerle gelen Batılı eşyaları teker teker gözden geçirip kültürlerine zarar verecek olanları ayıklayıp denize atan Japonları bizlere örnek gösterdiğini anlattı.

İslâmcıları geniş bir ölçekte tanımlayan Karaman, Fazlurrahman gibi tarihselci düşünürleri de İslâmcı kategorisine dahil ettiğini söyledi. Bunun sebeplerini de Fazlurrahman’ın Kur’an’a dayalı olarak hüküm üretmesi, Müslümanları laikliğe karşı ikaz etmesi, Kur’an’daki tarihsellik ıskalanıp Kur’an topyekun siyasî-içtimaî düzende tatbik edilmeye çalışılırsa cemiyetin bunu kaldıramayarak laikleşme yolunu seçeceğini düşünerek, yani tam da İslâm’ı siyasî-içtimaî hayatta tatbik edilir hale getirmek için tarihselcilik yolunu seçmesi olarak izah etti.

Bir yazarın “İslâmcılık gavurlaşmaktır” dediğini; bu iddiasını da İslâmcıların cemiyeti modernleştirmek istedikleri, bunu da modernleşmeye İslâm gömleği dikerek yapmaya çalıştıkları, modernleşmenin de öyle ya da böyle gavurlaşmak anlamına geldiği argümanlarıyla temellendirdiğini ifade eden Karaman, her modernleşmenin gavurlaşmak demek olmadığını, hikmetin müminin yitik malı olduğunu, onu nerede bulursa alması gerektiğini, nitekim bir kısım İslâmcıların da Batı’dan bir şey alırken onu onların malı değil kendi yitik malları gibi görerek aldıklarını belirtti. Bunun üzerine Karaman, “araba kullanmak bizi gavur eder mi?”, “İslâm’dan temellendirerek modernitenin bazı ürünlerini almak neden gavurlaşmak olsun?” gibi iki can alıcı soru sordu.

İlk İslâmcı’nın Hz Peygamber olduğunu belirten Karaman cahiliyye düzeninin de bir şirk düzeni olduğunu; ailenin, pazarın, mimarinin bu düzene göre teşekkül ettiğini ve fakat İslâm’ın bu düzeni nefyettiğini ve cahiliyye toplumunda yetişmiş olduğu halde İslâm’ı savunanların İslâmcı olduklarını söyledi. “Başından beri tek din vardı o da İslâm’dı” diyen Karaman sözlerine şöyle devam etti: “Bizim davetimiz ve davamız İslâm’dır; İslâm’ı bir dava olarak koyduğunuzda siz de bir İslâmcısınız.”

Hayreddin Hocamız İslâmcı’nın üç tane yükümlülüğü olduğundan bahsetti: Birincisi, dini bozulmadan korumaktır. Bidat ve hurafeye karşı mücadele edenler İslâmcılardır (“Buna birilerinin İslâmcı dememesi önemli değildir. Yemeğin adı değil tadı önemlidir”). İkincisi davet ve tebliğidir ki bunlar İslâm’ı yayma çabalarıdır. Üçüncüsü ise İslâm’a karşı savaş açmış olanlara karşı cihattır.

Karaman her Müslüman’ın İslâmcı olmadığını, zira her Müslümanda İslâmcıdaki kadar bir şuur ve hissiyat olmadığını söyledikten sonra âlimlerin, müceddid ve muslihlerin önde gelen İslâmcılar olduklarını ve bunların İslâmcı duruşlarından ötürü çoğu kez çok ciddi işkence ve hakaretlere maruz kaldıklarını anlattı.

Son olarak Hayreddin Karaman 100 büyük İslâmcı’nın hayatlarını yazmaya karar verdiğini ifade etti. Bunların arasında aralarında çok büyük farklar olan Sezai Karakoç’la Mehmet Akif’in de bulunduğunu, ama onların hepsinin sahip oldukları farklarıyla beraber büyük bir İslâm buketini teşkil ettiklerini söyleyerek sözlerine son verdi.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*