Gana Muhtaç Bir Ülke

Yazan;Ömer Faruk Erdemir

Ey gönül, kendini vezn etmeye kantar ara bul

Yürü git, kantarına halis olan ayar ara bul

Muhtaç, arapça “ihtiyaç” kökünden gelir ve ge­çişli bir fiildir. Yani meful’e, nesneye ihtiyaç du­yar. Türkçe kullanımında genellikle “muhtaç”ın nesnesi mahzuftur ve okuyanın, yorumlayanın takdirini bekler. Fakat Konu “Afrikalı Bir Kişi” olduğu zaman ise “muhtaç”ın nesnesi hazırdır: Yardıma… Kime? Fakirlere…

Hüdayi Vakfı böyle düşünmemiş olacak ki yu­karıdaki isim cümlesinin sabitliğini kırıp, fiil cümlesindeki hareketliliği, hudûsu kullanarak “muhtaç”ın nesnesini değiştirmek istemiş. Böylece farklı bir proje yapmaya karar vermiş. Projeyi, fiil cümlesine benzettim çünkü adı üstünde daha “proje”, sabitlik kazanmadı. Va­kıf bu proje ile Türkiye’den birkaç grup insanı, Afrika’ya gönderip Afrikalılarla hemhal olma­larını sağlamayı amaçlamış.

Amaç doğrultusunda Türkiye’den giden bu ekip, gruplar halinde Gana’nın çeşitli köylerine dağılacaklar. Burada mescitlerde yatıp kalka­cak ve köylü ahali ile dediğim gibi hemhal ola­caklar. Çocuklarla Kur’an öğretme vasıtası ile, büyüklerle misafirlik vasıtası ile…

Biz de İsar’dan birkaç arkadaş bu projeye dahil olduk. Çeşitli badirelerle karşılaşsak da sağ sa­lim Başkent Accra’ya inip Hüdayi Vakfı’nın bu­radaki merkezine geçtik. “Hazırlık Evresi” de­dikleri birkaç gün Başkent Accra’da kaldıktan sonra buradan Kumasi’ye geçtik. Kumasi’de Hüdayi Vakfı’nın “kendisi olmasaydı biz bu projeyi hayata geçiremezdik” dediği Nasırud­din Abi ile tanıştık. Bizimle “Gemileri yakıp geldiniz değil mi? Türbeleriniz burada hazır” sözüyle özetlenebilecek sohbetler yaptı. Son­ra köylere dağıldık.

Köylerde mescitlerde yatıp kalktık ve bura­larda yemek yedik. Dediğim gibi insanlarla hemhal olacaktık. Çocuklar bizi görünce çok sevindiler, beyaz görmenin sevinciydi bu. On­lara Kur’an öğretmeye çalıştık. Onlarla oyunda oyuncu değil de oyuncak olduğumuz oyunlar oynadık. Çocukların bize yönelik ilk ilgisi ne kadar hoş ise de bu ilginin arkasında biraz da şeker, namı diğer “tofi” yatıyordu. Çocuk­lar bize saygılı olsalar da bu saygının altında yedikleri dayaklar yatıyordu. Zaten bu kendi aralarındaki ilişkilere de yansımıştı, büyükler küçükleri genellikle dövüyordu. Çocukların oyuncak, terlik, giysi yani bizim bir çocuğun çocukluğunu yaşaması için gerekli gördüğü­müz şeylerden neredeyse hiçbiri yoktu. Fakat mutlulardı.

Büyüklere gelince, onlar da bizi güler yüzle karşıladılar. Oradaki insanlar çok güler yüzlü idiler. İnsanlar bir beyazın camiye gittiğini görünce “Bunlar hem beyaz hem de müslu­man mı?” diye akıllarında soru oluşuyormuş. Biz bu beyaz halimizle hiçbir ayrım gözetmek­sizin evlere ziyaretler gerçekleştirdik. İhtida­ya vesile olduğumuz bile oldu. Hatta bir İsar öğrencisi arkadaşımızın cenazede konuşması vesilesi ile ölenin yakınlarından Müslüman olanlar oldu.

Söylediklerim dışında maalesef oradaki İnsan­ların çoğu için en büyük şey para. Küçükler her ne kadar halleri ile mutlu olsalar da insanlar paralı olmayı çok önemli bir değer addediyor. Caminin ışıklarını yapan marangoz, bir vesile ile telefonumu gördüğünde (arama ve fener dışında özelliği olmayan bir telefon) telefonun benim olduğuna inanmadı (çünkü onların gözünde beyaz zengindir ve daima onların­kinden daha iyilerine sahiptir) ve şayet kendi­sinin daha iyi bir telefon alacak parası olsaymış daha mutlu olacağını söyledi. Almaya çok alış­tıkları için bugün bizim vesilemiz ile Müslü­man olan biri yarın başka bir vesile ile diğer bir dine mensup olabilir. Çocukların bir tofi için ne şekle girdiklerini görmek sanırım bunu anla­mak için yeterli olurdu. Misafirlik dışında ciddi bir ahlaki değere sahip oldukları söylenemez. Ahlaka ihtiyaçları var. Ve cahiller, en temel İs­lami meseleleri bilmiyorlar. Ayrıca Nasıruddin abinin dediğine göre, az biraz ilim sıfatını takı­nan kişiye hemen kibir sıfatı eklemleniyor. Biz de alimler için düzenlediğimiz iftarda bunu müşahede ettik. Güya bu iftar birlik içindi, ezandan beş dakika sonra her cemaat kendi

saffını tuttu. Yine yerel dile çevrilen kitapların azlığı ve köylerde hiçbir alimin bulunmayışını Nasıruddin Abi alimlerin bu kibrine ve ihma­line bağlıyor. Başka bir konu da temizlik, bir taraftan da haya. Maalesef tuvaletlerini bulun­dukları yerlere yapıyorlar ve buna Müslüman­lar da dahil. Yine Gana’da Müslüman denildi mi akla pis, fakir, siyahi bir şahıs akla geliyor ve Müslümanlar da bu kimliği benimsemiş. Bizi gördüklerinde şaşırmalarının bu yüzden oldu­ğunu öğrendik.

On gün köylerde kaldıktan sonra başkente döndük, fakat yüzümüz “sorunlar çoktu ama biz hiçbir şey yapamadık” ifadesini taşıyordu. Bunu oradaki sorumlu İsa Abi’ye dillendirdi­ğimizde, bizim orada Müslüman, temiz, hali vakti yerinde, düzenli, beyaz bir kişi olarak bulunmamızın yeterli olduğunu söyledi. Belki, ama bu sorunlar yardım gönderimi ile değil bizzat bilinçli Müslüman insanların buralarda yaşayıp bu insanlara örnek olmaları ile çözü­me kavuşacaktır. Afrikalılar, İnsan’a susuz, tıpkı bizim gibi…

Şayet bir sacayağı da muhtaçlara ulaşmak olan bir medeniyet arayışımız var ise, bu arayışımız samimi olsa gerektir.

Ve İsmet Özel’in tabiriyle,

Aradın ve Anladın

Haber almakla yol tüketilmiyor

Arayış sahicilik vaktine erişsin istiyorsan

Senin kendin

Haber olsa gerektir.

Yardım ancak onlarla Bir “İnsan” bulundukta bir şeye yarar. Yoksa Afrikalıların yardıma ihti­yacı yok ”İnsan” olmadıkta. Yolculuğun amacı bizim bizatihi onlar için bir “Haber” olmamızdı. Ama aslında onlarda bizim için bir “Haber”di. Öyle bir haber ki bittiğinde ağızlarda yalnızca bir soru kalmıştı;

Neredesin Ey Hz. İnsan?

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*