Hayatın Sonuna Dair Fıkhi ve Tıbbi Meseleler Çalıştayı

Değerlendiren;Tuncay Sandıkçı

İSAR, Tıp ve Ahlak Çalışma Grubu’nun tıbbi ve fıkhi meseleler kapsamındaki tartış­malı ilmi toplantılarının üçüncüsü olan Hayatın Sonuna Dair Fıkhi ve Tıbbi Mesele­ler başlıklı çalıştayını 9 Haziran 2012 tarihinde İSAM’da gerçekleştirdi. Fıkıh ve tıp canibinden birçok ilim adamı, akademisyen ve öğrencinin katılımıyla düzenlenen toplantıda hayatın nihayetlenmesi fıkıh ve tıp perspektifinden farklı yaklaşımlar ile enine boyuna ele alındı. Disiplinler arası bir tartışma ortamı sağlayan bu çalıştay ile beraber İSAR Tıp ve Ahlak Çalışma Grubu, ortak akıl yürütme problemimizin çö­zümüne yönelik bir adım daha atmış oldu.

Beyin ölümü, intihar, yoğun bakım, ötenazi, ileriye dönük talimatlar gibi başlıkların tartışıldığı toplantı iki oturum şeklinde ilerledi. Açılış konuşmalarının ilkini yapan Prof. Dr. Recep Şentürk, vakıf ve vakfın bünyesindeki faaliyetler hakkında kısa bir bilgi ve yakında faaliyete başlayacak olan İSAR yayınlarının müjdesini verdi. Son­radan sözü alan Prof. Dr. İhsan Karaman ise Tıp ve Ahlak Çalışma Grubu’nun düzen­lediği toplantılardan, hayatın sonuna dair problemlerin çözümünün öneminden bahsetti ve ardından birinci oturuma geçildi.

Birinci Oturum

“Yoğun Bakımda Hayatın Sonu” – Prof. Dr. Hüseyin Öz

Yrd. Doç. Dr. Hakan Ertin’in başkanlığını yaptığı birinci oturumda sözü ilk olarak Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon ana bilim dalında uzun yıllar çalıştıktan sonra emekli olan ve halen Medipol Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde öğretim üyesi olan Prof. Dr. Hüseyin Öz aldı. Öz, “Yoğun Bakımda Hayatın Sonu” başlıklı sunumunda yoğun bakımda daha çok pratik zeminde ya­şanan problemlere sorunların etik yönünü de ele alarak değindi. Yoğun bakımda her türlü kararı almanın bir hayli zor olduğunu belirten Öz, sosyal adaletin sağlanmasının çok sancılı bir süreç ol­duğunun altını çizdi. Tıbbi karar verme sürecinde tartışmaya dayalı modelin en interaktif ve seçil­mesi en uygun model olduğunu ifade eden Öz, “Hekimlerin hasta yoğunluğu ile ilgili de bir sorunları var. Her ne kadar biz hastalara bilgi vermek için gerekli özeni göstersek de gerekli zamanımız olmadığını düşünüyorum.” diyerek karar verme ve bilgilendirme sürecinde hekimlerin yaşadığı soruna dikkat çekti. Prof. Dr Hüseyin Öz, resüsitasyonun kimlere uygulan­ması, ne zaman uygulanmanın bırakılması gerektiği gibi ko­nuları dile getirdi ve “…Hiç olmazsa hasta yakınlarına ilk mü­dahalesinin yapıldığını göstermek için dahi, uygun hastalara şansı çok az olsa da ben müdahale etme taraftarıyım.” diyerek DNR (do not resuscitate) kararına çok sıcak bakmadığını ifa­de etti. Beyin ölümünü de ele alan Öz, beyin ölümü gerçekle­

şen kişi hareket edemez gibi bir bilginin doğru olmadığını, birtakım spinal reflekslerin beyin ölümü gerçekleşmiş bir kişide görülebileceğini ifade etti. Beyin ölümü ve organ nakli üzerine ailelerin çok sık sorduğu sorulara değinen Öz, bu konuda ciddi problemler yaşadıklarını belitti. Son olarak, Prof. Dr. Hüseyin Öz kişilerin yoğun bakıma alınmasına yönelik yapılan bilimsel bir araştırmayı dinle­yicilerle paylaşarak, insanların hayatlarına ve ölümlerine dair kararları vermenin kolay olmadığına dikkat çekti.

“Nörolojik Açıdan Hayatın Sonu” – Doç. Dr. Lütfi Hanoğlu

Birinci oturumun ikinci konuşmacısı Medipol Üniversitesi Nö­roloji Ana Bilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Lütfi Hanoğlu’ydu. Klinik ölüm, serebral ölüm, beyin sapı ölümü, beyin ölümü ve biyolojik ölüm gibi farklı ölüm tanımlamaları ile söze başlayan Hanoğlu, modern ölüm tanımının beyin ölümü şeklinde oldu­ğunu ve sorunların bu noktadan çıktığını belirtti. Hanoğlu, “İn­san bedenine hayatın sonunda ne olacağı, ona nasıl bir şekilde muamele edileceği konusu hiçbir şekilde tamamen tıbbın konusu olan bir şey değildir.” diyerek ölümün mahiyetinin, ölüm kara­rının topyekûn tıp tarafından belirlenemeyeceğinin altını çizdi. Beyin ölümü kriterlerini genel olarak geri dönüşsüz bir komanın temel bulgularının izlenmesi, bilincin tamamen kaybolması, spontan hareketlerin bulunmaması, ağ­rılı uyaranlara motor cevabın verilememesi, spontan solunumun olmaması, beyin sapı reflekslerinin tamamen kaybolması şeklinde açıklayan Hanoğlu, bu kriterler için yapılan tetkiklerden bahsetti. Be­yin ölümü gerçekleşmiş hamile bir kadının bebeğini doğurabileceğini, ergenliğe girmek üzere olan bir gencin olgunlaşmasını tamamlayabileceğini söyleyen Hanoğlu, beyin ölümüne itiraz edenlerin, beyin ölümü halinde vücudun bütünlüğünün korunduğuna bu gibi durumları delil göstererek beyin ölümünü gerçek bir ölüm olarak kabul etmediklerini ve temel argümanlarının bu şekilde olduğunu belirtti. Hanoğlu, beyin ölümünü savunanların ve beyin ölümünün gerçek ölüm olduğuna itiraz eden­lerin delillerini mukayeseli bir şekilde dinleyicilerle paylaştı. Yapılan bazı araştırmalarda organ nakli için yapılan yardımcı testlerin tam olarak yapılmadığının ve nakil için uyulması gereken zamana tam manasıyla riayet edilmediğinin görülebildiğini söyleyen Hanoğlu, farklı yerlerde farklı beyin ölümü kriterlerinin uygulandığını belirtti ve bu nedenle aslında bir bakıma ölüm karşısında herkesin eşit olup olmadığını sorgulayarak sözlerine son verdi.

“Beyin Ölümü İnsanın Ölümü müdür?” – Doç. Dr. İlhan İlkılıç

İlk oturumun son konuşmasını Almanya Mainz Üniversitesi Tıp Etiği, Tarihi ve Felsefesi Ana Bilim Dalında öğretim üyesi olan Doç. Dr. İlhan İlkılıç yaptı. İlkılıç, sözlerine sunumunu çalıştaydan bir hafta önce vefat eden merhum Şahin Aksoy’a ithaf ettiğini ifade ederek başladı. Beyin ölümü demek yerine, kriterlerinin değişebilirliğini göz önünde bulundurarak beyin ölümü konsepti demeyi tercih ettiğini belirten İlkılıç, 1968 yılında Harvard Tıp Fakültesi’nin solunum ve kalp durması şeklinde bili­nen klasik ölüm anlayışını değiştirip, beyni duran insan ölüdür şeklinde bir ölüm anlayışı getirdiğinin

altını çizdi. Bir kişinin farklı beyin ölümü kriterlerinden ötürü içe kilitlenme sendromunda (locked-in syndrome) Almanya’da yaşıyor olarak, İngiltere’de ise ölü olarak ka­bul edildiğine dikkat çeken İlkılıç, “Bu kişi ölü mü dok­tor, diye sorduklarında hasta yakınları; hangi konsepte göre, diye sorması gerekir doktorun bu anlamda” diye­rek bu ilginç durumu dile getirdi. “Beyin ölümü konsepti ve insan ölümü yargısı farklı ontolojik ve epistemolojik alanlarda vuku bulmaktadır” diyen İlkılıç, gerçek mana­da ölüm algısının bilimsel çerçeveyle sınırlı kalamayaca­ğının altını çizdi. İslami bir bakış açısıyla bakıldığında beynin gerçekten bir orkestra şefi olup olmadığını sor­gulayan İlkılıç, Şahin Aksoy’un bir makalesinde onun beyin ölümünü ölüm olarak kabul etmediğini belirtti. “Tıp organ nakli sahasında iyileştikçe organ ihtiyacı da artmakta” diyen İlkılıç, tıbbın önleyici yönüne önem verilmediğini ifade etti. İlkılıç, organ bağışının kesinlikle hayat kalitesini arttırdığını ve organ nakline karşı olduğu şeklinde bir yanlış anla­şılmanın olmaması gerektiğini vurguladı. Modern tıbbın, organ naklinin Müslümanlar için ne anlama geldiğinin belirlenmesi gerektiğine dikkat çeken İlkılıç, pozitif bilimlerin düşünce kalıplarına bağlı kalarak beyin ölümünün insanın ölümü olup olmadığına karar verilemeyeceğinin altını çizdi. İlkılıç, İslami felsefi antropolojinin oluşturulması gerektiğini belirterek sözlerini bitirdi.

Birinci Tartışma Bölümü

Tartışma bölümünde beyin ölümünün gerçek ölüm olup olmadığı ve beyin ölümü tanısı konmuş kişinin durumu üzerinde konuşuldu. İnsanların hiçbir zaman ruh hakkında kesin bilgiye sahip ola­mayacağından ötürü, insan ölümü için kriterlerin zaten pozitif bilimlerle konulacağı ileri sürülen fikirler arasındaydı. Tartışmaya farklı bir boyut katan fikirlerden biri de beyin ölümü gerçekleşmiş kişiden çok o kişi ile duygusal yakınlığı bulunan kişilerin duygusal durumlarının önemine dikkat çe­kilmesiydi. Beyin ölümü gerçekleşmiş bir kişinin kalbinin dahi atıyor olması, o kişinin duygusal bağ kurmuş olduğu insanlar için yeterli bir yaşam sebebi olduğu bu fikri destekleyici olarak söylenenler arasındaydı. Buna cevap olarak zaten beyin ölümü gerçekleşen kişinin aile efradından birinin reddet­mesi sonucunda organlarının alınmadığı belirtildi. Kurtulma şansı yüksek bir hastanın beyin ölümü gerçekleşmiş kişilerden dolayı dolu olan bir yoğun bakım ünitesine alınamaması halinde hayatını kaybetmiş olma durumu yine ortaya koyulan problemlerden biriydi. Organları alınan şahıslara canlı insanlara duyulan saygının duyulmadığı sorusuna karşılık kesinlikle böyle bir durumun olmadığı, zaten organ nakli ameliyatının belli başlı bir ameliyat olduğu, herhangi teknik bir uygunsuzluk du­rumunda verilecek organ alacak kişide ciddi sıkıntılar doğuracağından ötürü böyle bir saygısızlığın vaki olmadığı söylendi. Güzel ölüm kavramına değinildi ve bu şekilde bir ölümün artık neredeyse unutulduğu belirtildi. Son olarak ise şu an mevcut standartların Batı ülkeleri tarafından konulduğu ve bu standartların biz Müslümanlar için ne kadar uygunluk gösterdiğinin sorulması gereken en önemli sorulardan biri olduğu vurgulandı.

İkinci Oturum

“İslami Açıdan Beyin Ölümü” – Masoud Sabri

Prof. Dr. Murteza Bedir’in başkanlığında gerçekleşen ikinci oturumun ilk konuşmacısı Kuveyt Evkaf Bakanlığı’nda ilmi müsteşar olarak çalışan ve aynı zamanda Dünya Alimler Birliği üyesi olan Masoud Sabri idi. Sabri, ne etıbba arasında ne de fukaha arasında beyin ölümü üzerine bir ittifakın olmamasını problemin asıl kaynağı olarak nitelendirdi. Beyin ölümünü hakiki ölüm olarak kabul etmeyenlerin delilleri arasında şek ile yakîn zail olmaz, asıl olan varlığın varlığını sürdürmesi, fıkhın tercihlerinin her zaman hayata yönelik olması gerektiği olarak sayan Sabri; beyin ölümü­nü kabul edenlerin delillerini ise beynin idrak merkezi olması, İslam’daki bilmiyorsanız bilenlere sorun ilkesi şeklinde belirtti. Beyin ölümünü şer’i manada ölüm olarak kabul etmeyen Sabri, bu görüşünün gerekçelerini tıbbın beyin ölümü kriterleri üzerinde ittifak halinde olmaması, fıkhi hükmün kati bilgiye dayanması gerekliliği ve zan ile fıkhi hüküm verilemeyeceği, şüpheli durum­larda fukahanın ihtiyata çok önem vermesi, fukahanın sadece vakıanın tespiti için uzmanlara da­nışması, hüküm için onların görüşlerini almaması olarak ifade etti. Sabri, son olarak yoğun bakım cihazlarının hastadan çekilmesi konusuna değindi ve kimi ulemanın bu duruma haram dediği, kimisinin caiz, kiminin ise Yusuf El-Karadavi gibi vacip dediğini belirtti. Kendi kanaatine göre beyin ölümü gerçekleşen bir kişiden bu cihazların alınmasının caiz olduğunu söyleyen Sabri söz­lerine böylece son verdi.

İkinci Tartışma Bölümü

Masoud Sabri’nin beyin ölümünü hakiki ölüm olarak görmemesi ve yoğun bakım ünitesindeki bir kişiden onu hayata bağlayan cihazları çekmesine caiz demesinde bir çelişki olup olmadığı dinleyi­ciler arasında yöneltilen sorulardan biriydi. Aynı zamanda zann-ı galib ve kat’i derecelerine fıkhın yaklaşımı konusunda akla takılan sorular da Masoud Sabri’ye yöneltildi ve beyin ölümünün geri dönüşsüz olmasında %99,99 oranında kesinlik söz konusu iken bunun neden kat’i sayılamayacağı yine merak edilen konulardan biriydi. Beyin ölümünü şer’i ölüm kabul etmemesine rağmen yoğun bakım ünitesinde yatan hastadan onu hayata bağlayan cihazların çekilmesini caiz görmesinde bir çelişki olmadığını ifade eden Sabri, bunun sebebini bu cihazların takılmasında hayatın sürekliliğin­den ziyade vücut sisteminin muhafazasının amaçlanması ve tıbbi ölümün (beyin ölümü) şer’i ölüm olup olmadığı meselesinde görüş ayrılığı bulunması olarak açıkladı. Zanniliğin fukahaya göre %100 kesinlikte olmayan herşey için kullanıldığını hatta DNA testi ile bir zina vakası kanıtlansa dahi bu durumda had cezası uygulanamayacağını söyledi. Ölümü ruhun bedenden ayrılması ve ölümün en önemli alametini hareketin tamamen durması şeklinde nitelendiren Sabri, ölüm sekeratının mut­lak ölüm ile karıştırılmamasının gerektiğinin altını çizdi. “Kimi ulema tarafından hayatın başlangıcı meselesinde ruhun üflenmesinin gerçek manada hayatın başlangıcı olarak kabul edilmemesine rağ­men hayatın sonu meselesi için önemli bir kriter olarak kabul edilmesinin nedeni nedir?” sorusuna yönelik Sabri, ruhun üflenmesinin hayatın başlangıcı olduğu ilkesinde fukahanın ittifak ettiğini ama bunun keyfiyeti üzerinde farklı görüşler olabileceğini belirtti.

“Ötenazi” – Tuba Erkoç

Oturumun ikinci konuşmacısı Medeniyet Üniver­sitesi Din Kültürü bölümünde araştırma görevlisi olan Tuba Erkoç idi. Erkoç tebliğinde ötenazinin mahiyetine, fıkhi boyutuna ve ötenazi ile ilgili tartışmalı meselelere değindi. Etimolojik olarak ötenazi kelimesinin Grekçe’de iyi ölüm, kolay ölüm olduğunu belirten Erkoç, başka dillere ise genellikle merhametli ölüm manasında çevrildi­ğini belirtti. Erkoç, tebliğinde ötenazi çeşitlerine değindi. Ötenaziyi savunanların hayatın niteliğini esas aldığını, ötenazi karşıtı olanların ise hayatın dokunulmazlığını merkeze oturttuğunu söyleyen Erkoç, hayata bakış açısının ötenazi ile ilgili tartış­malarda önemli bir yer tuttuğunu belirtti. Erkoç, İslam’ın hayatı ve insanı yorumlamasından hare­ketle ötenazinin karşısında durduğunun altını çiz­di. Sunumunda ölme hakkını da inceleyen Erkoç,

bu konuda sergilenen en önemli argümanın hastanın özerkliği meselesi olduğunu belirtti ve İslam’ın da hasta otonomisine önem verdiğini ancak söz konusu hayat ise bunun belli sınırlar dahilinde ola­bileceğini vurguladı. Canı koruma durumunda haramların mübah kılınması İslam’ın insan hayatına verdiği önemi gösterir diyen Erkoç, kişinin sağlığının kötü olmasının ölümünü tecviz etmeyeceğini belirtti. Pasif ötenaziyi doktorun selbi fiili olarak tanımlayan Erkoç, fıkha göre hastanın rızasının doktorun selbi fiilinin önüne geçeceğini söyledi. Erkoç, çağdaş fukahanın iyileşme umudu olmadı­ğında tedaviyi reddetmeye cevaz verdiğini söyleyerek tebliğini bitirdi.

“İleriye Dönük Talimatlar” – Merve Özdemir

Oturumun üçüncü konuşmacısı Merve Özdemir idi. Özdemir, tebliğinde kişi kendi hayatı hakkın­da karar verebilir mi sorusuna cevap aradı. Bu uygulamanın ilk olarak California’da yapıldığını belirten Özdemir, ülkelerin ya da eyaletlerin ile­riye dönük talimat uygulamalarının çok farklılık gösterdiğini söyledi. Temel sorunların beden algısı ve hayat algısı üzerinden yürüdüğünü ifa­de eden Özdemir, İslami bakış açısıyla bakılınca bedenin emanet mi veya mülk mü olduğu soru­sunu tartışmaya sundu. Özdemir, ileriye dönük talimatları içeren belgenin hukuktaki vasiyet mefhumunun mahiyetine daha yakın olduğunun altını çizdi. Almanya’da bu belgenin vekalet ve­sayetnamesi şeklinde mevcut olduğunu söyleyen Özdemir, belgenin bir vekaletname şeklinde mi yoksa bir vesayetname şeklinde mi ele alınması gerektiği konusuna değindi. Zarurat-ı diniyyede en önce canın geldiğinin altını çizen Özdemir, ik­rah altındayken kişiye Allah’ı inkar telkin edilirse kişinin inkar edebileceği durumunu buna örnek olarak gösterdi. Palyatif bakıma da değinen Özdemir, palyatif bakımın resüsitasyonu reddi içerdiği için problemli olduğunu söyledi. Bu dünyanın imtihan oluşu ve insanın ibadet etmesi için yaratıl­mış olmasını son olarak vurgulayan Özdemir, “Aslında iman ile atan bir kalp az bir şey değildir.” diyerek sözlerini bitirdi.

“İntihar” Salih Eser

Son konuşmacı olarak İstanbul Üniversitesi’nde doktorasını yapan Salih Eser söz aldı. Eser insanın ahiret ahkamı ile ele alındığında bir emanetçi pozisyonunda olduğunu söyleyerek tebliğine başla­dı. İntiharın İslam’daki durumunu ayet ve hadislerle açıklayan Eser, Hz. Peygamber’in (sav) intihar eden kişinin cenaze namazını kılmadığını bildiren rivayetlerin bulunduğunu fakat alimlerin cum

hurunun intihar eden kişinin cenaze namazının kılınmasının farz-ı kifaye olduğunu söylediğinin altını çizdi. İslam ulemasının intihar eden kişiyi mürted olarak kabul etmediğini söyleyen Eser, bu nedenle bu kişinin ebedi cehennem azabına düçar olacak olanlardan sayılmadığını belirtti. Eser, inti­harın mahiyetini ve çeşitlerini muayyen örneklerle açıkladı. Ölüm orucu, açlık grevi gibi hususları da ele alan Eser, bu durumların ölüme yardımcı olma şeklinde değerlendirilebileceğini ve kimi örnekler dışında bunların intihar olarak addedilebileceğini söyledi. İntiharın sebeplerle birlikte dile getiril­mesi yaklaşımının intiharı bir şekilde mazur gös­termek olarak görülebileceğinin altını çizen Eser, İslam alimlerinin intihar için sebepler çerçevesinden bir tasnife gitmediğini, ama sebeplere yönelik intiharı değerlendirirken bir takım farklı yaklaşımlar sergilediklerini belirtti. Eser, intiharın çözü­müne yönelik tutumlarımızı seküler bir bakış açısıyla belirlemek yerine maneviyat temelli bir eğitim ve bilinçlendirme çalışmaları yapmak şeklinde bir tavır almamızın ne denli önemli olduğuna vurgu yaparak tebliğini sona erdirdi.

Üçüncü Tartışma Bölümü

Tedavi konusu ele alınırken Hz. Peygamber’in (sav) tedaviye teşvik edici hadislerinin daha çok duyu­rulması gerektiği dinleyicilerden gelen eleştirilerden biriydi. Almanların 300 tane farklı vasiyetnamesi varken müslümanların hiç vasiyetnamesinin bulunmadığı bilgisi gelen katkılardandı. İleriye dönük talimatın ne zaman alınması gerektiği sorusu konuşmacılara yöneltildi. Yaşamın kutsallığı yaştan yaşa farklılık gösterir mi şeklinde bir soruya karşılık, İslam’ın bu konuda bir farklılığı tanımadığı cevabı ve­rildi. Son olarak İstanbul Medeniyet Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Hakan Hakeri söz aldı. Ha­keri, beyin ölümüne tıpçılardan daha çok inandığını, pasif ötenazinin şu an suç olarak tanımlanmadı­ğını, Türkiye’deki herhangi bir doktora tıbbi vasiyet ile hareket etmesini tavsiye etmeyeceğini söyledi.

Genel Değerlendirme Oturumu

Oturumların ardından Prof. Dr. Recep Öztürk genel değerlendirme konuşmasını yaptı. Yapılan su­numların gayet ileri düzeyde olduğunu söyleyen Öztürk, özellikle genç konuşmacıların konularında dünya çapında uzman kişiler olabileceğini ifade etti. Beyin ölümüyle bitkisel yaşamın karıştırılmaması gerektiğinin altını çizen Öztürk, literatürde beyin ölümü gerçekleşmiş kişilerin 2-4 günden fazla yaşa­madığının görüldüğünü belirtti. Öztürk, tebliğlerin genel bir özetininin ardından toplantıya son verdi.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*