Recep Şentürk-Asım Cüneyd Köksal: ‘‘Mehmed Akif Meali’’

Değerlendiren;Mustafa Runyun

Kısa bir süre önce lansmanı yapılan Mehmed Akif’in Kur’an Meali’nin tanıtımını, Re­cep Şentürk ve Asım Cüneyd Köksal hocalar İsar öğrencileri için bir kez daha yaptılar.

Başlangıçta mealin hüzünlü ve trajik hikayesinden bahsedildi. Peki neydi mealin hika­yesi? TBMM, Türk milletinin İslam’ın asli kaynaklarını anadilinde okuyabilmesi için bu eserlerin Türkçe’ye çevrilmesine karar verir. Bu karar sonucunda Kur’an’ın meal ve tefsirinin hazırlanmasına, Sahih-i Buhari’nin muhtasarı olan Tecrîd-i Sarîh’in de çev­rilmesine karar verilir. Tecrîd-i Sarîh’i çevirme işi devrin ileri gelen alimlerinden olan Babanzade Ahmed Naim Bey’e, Kur’an Tefsiri de Elmalılı Hamdi Efendi’ye verilir. Meal içinse neredeyse herkesin üzerinde ittifak ettiği bir isim vardır: Mehmed Akif Bey. Meh­med Akif devrinde Arapça’yı çok iyi bilen dört kişiden biri olarak bilinen entellektüel ve müslüman bir zat. Ama Mehmed Akif’i diğerlerinden ayıran çok önemli bir hasleti daha var ki, o da Türkçe’yi diğer zatlardan çok daha beliğ kullanabilmesi. Bu sebeple Kur’an mealini yapma görevinin Mehmed Akif’e verilmesi kararlaştırıldı. Ama ortada mevcut bir sorun vardı; o da Mehmed Akif’in bu işi yapmak istememesiydi. Mehmed Akif mütevazı bir şahsiyet olarak bu işi yapmaya layık olmadığını ve Kur’an’ın anlamı tamamen aktarılarak başka bir dile kesinlikle çevrilemeyeceğini söylüyordu. Uzun ıs­rarlar, Ahmet Hamdi Akseki ve Elmalılı Hamdi Efendi’nin araya girmesiyle Mehmed Akif bu vazifeyi yerine getirmeyi kabul etti. TBMM ile bir mukavele imzalandı ve Akif bu iş karşılığında verilen paranın hepsini arkadaşı Eşref Edib’e Sırat-ı Müstakim dergi­sini çıkarması için verdi.

Sonra Akif, Recep Hoca’nın deyişiyle gönüllü bir sürgün olarak Mısır’a gitti ve tercü­me işini Mısır’da devam ettirdi. Akif burada yaptığı tercümelerin bir kısmını Elmalılı Hamdi Efendi’ye gönderiyor. Meali o da beğeniyor fakat dilinin bu kadar yalın ve duru olmasını da biraz garipsiyor ve bunu Mehmed Akif ile paylaşıyor. Akif’in cevabı şöyle olur: “Eğer bu meali on sene önce yazmış olsaydım ben de sizin gibi düşünürdüm ama Türkçe’de bir yalınlaşma temayülü vardır ve halkın bu meali anlaması için yalın bir dille yazmak gerekir.” Akif, bu cevabı ile aslında halkın dinini asli kaynaklarından doğru anlayabilmesi için azami gayret sarfettiğini bizlere gösteriyor. Tercüme için üç sene; te­mize çekmek için de dört sene harcadıktan sonra Akif toplam yedi senede mealin tercü­mesini tam manada bitiriyor. Fakat Mısır’a gelen bazı mekanlarda Türkçe ibadet yapma girişimleri ve ezanın Türkçe okutulması haberleri Akif’i ziyadesiyle üzüyor ve kendi mealinin de bu işe alet edileceğini düşünerek mukavelesini feshedip mealini saklıyor. Fakat bundan sonra da siroz hastalığına yakalanan Akif, 1936 yılında Türkiye’ye dön­me kararı veriyor ve mealini Mısır’daki büyük Türk alimlerden yakın arkadaşı Yozgatlı İhsan Efendi’ye emanet ederek ona diyor ki: “Bu meali sakla; eğer ben gelirsem meali birlikte bastırırız, eğer ölürsem bu meali yak.”

Akif, Türkiye’ye döndüğü zaman ona meali soranlara çeşitli bahaneler söyler ve on­ları geçiştirir. Takdir-i ilahi, Akif ruhunu teslim eder. Aradan geçen bir süre zarfında mealin Yozgatlı İhsan Efendi’de olduğu anlaşılınca herkes Yozgatlı İhsan Efendi’yi sı­kıştırmaya başlar. Bu sıkıştırmalara dayanamayan İhsan Efendi Eşref Edib de dahil olmak üzere herkese meali yakdığını söyler. Ta ki, 1961 yılına kadar… 1961 yılında ölüm döşeğinde olan İhsan Efendi oğlu Ekmeleddin İhsanoğlu’na bir çekmeceyi işaret ederek onun içindeki kağıtları yakmasını söyler. İhsan Efendi vefat ettikten sonra bir kaç gün o çekmeceye bakılmaz. Ev biraz durulduktan sonra Ekmeleddin Bey baba­sının vasiyetini aile dostlarından olan İbrahim Sabri Efendi’ye söyler (ki kendisi son Şeyhülislamlardan Mustafa Sabri Efendi’nin oğludur). Birlikte çekmecedeki defterlere bakarlar ve bunun Mehmed Akif’in meali olduğu anlaşılır. Yandaki çekmeceye baktık­larında da Yozgatlı İhsan Efendi’nin aslından istinsah ettiği bir nüsha daha bulurlar. Aslında ortada biri Akif’in diğeri de İhsan Efendi’nin elyazısı olmak üzere iki nüsha vardır ve İhsan Efendi verdiği bir mesajla onu değil bunu yakın demek istemiştir ama o dönem 60 darbesinin olması ve tekrar Türkçe ibadet meselesinin gündeme gelme­si dedikodularının olması gibi sebeplerle mealin yakılmasına karar verilir, meal beş kişinin huzurunda yakılır ve bu beş kişi bu sırrı mezara götüreceklerine söz verirler. Bundan sonra heyette bulunan İsmail Hakkı Şengüler 1992 yılında mealin kendileri tarafından yakıldığını kamuoyuna açıklar ve gerekçe olarak Akif’in meali adı altında bazı meallerin ilerleyen zamanda çıkabileceğini, bu zatın adının kötüye kullanılmasını engellemek istediğini ortaya koyar.

Buraya kadar malum olan hikaye, buradan sonra başka bir boyutu ile karşımıza çıkar. Türkiye’den Mısır’a ilim tahsili için giden Konyalı alim Mustafa Runyun, Yozgatlı İhsan Efendi’nin öğrencisidir. Bu zat mealin Yozgatlı İhsan Efendi’de olduğunu anlayınca onu meali kendisine vermesi konusunda sıkıştırır. Meal’in yakılmasının hayattaki iki tanı­ğından biri olan Ali İhsan Okur Bey, Mustafa Runyun Hoca’nın İhsan Efendi’den meali alma konsundaki ısrarının da şahididir ve bir şekilde metnin bir kısmını almayı ba­şarabilmiş olabileceğini söylemektedir. Mealin Mustafa Runyun Hoca’da olduğu onun arkadaşları tarafından onaylandığı gibi Yüksek İslam Enstitüsü’ndeki öğrencileri de me­alin onda olduğuna dair ondan bir takım tüyolar aldıklarını söylemektedirler. Hatta Ali İhsan Okur Bey ayrıca: “Eğer meali başka birinden almış olsaydınız inanmazdım ama Mustafa Runyun Bey’den alındığı söyleniyorsa doğrudur.” demiştir.

Bundan sonra mealin bu bölümü Mustafa Runyun’da otuz seneye yakın durmuştur. Mustafa Runyun vefat ettikten sonra meal, onun oğlu ve aynı zamanda Recep Hoca’nın İstanbul İmam Hatip’ten arkadaşı olan Ali Yahya bey’e kaldı. Bir taziye için Runyunların evine gelen Recep Hoca’ya meal incelemesi için Ali Yahya bey tarafından verildi. Şu an elimizde bulunan nüsha bu metindir.

Recep Hoca bunca zamandır bunu yayınlamamasındaki sebepleri bize şu şekilde açık­ladı: “Eğer bende bu eksik nüsha varsa, muhtemelen başkasında tam nüshası vardır ve elbette o kişi bunu yayınlar. Ayrıca mealin kötüye kullanılmasi gibi bir ihtimal de söz konusu olduğu için bu meali bastırmak istemedim.”

Ayrıca Recep Hoca defaatle mealin gelirlerinin kesinlikle hiçbir şahsi amaçla kullanıl­mayacağını, ne Ali Yahya Bey’in, ne kendisi ile Cüneyd Hoca’nın, ne de yayınevinin bundan bir kâr etmeyeceğini vurguladı ve bu mealden elde edilen gelirlerin Akif’in manevi mirasına uygun olarak öğrenciler için hayır amacıyla kullanılacağının müjde­sini verdi.

Ve hoca şunları da ekledi:

“Mealin ortaya çıkması Türk kültür hayatındaki en önemli olaylardan biridir ve modern dönemdeki din-devlet ilişkilerinin bir özetidir. Allah muhsinlerin emeklerini elbette ki boşa çıkarmaz. Bu mealin bu şekilde gün yüzüne çıkması da elbette Akif’in ihlas ve ihsanla çalışmasının bir mükafatıdır.” Recep Hoca geçen çeyrek asır boyunca meali yayınlayan başka kimse olmadığını görünce yayınlamaya karar verdiğini, ayrıca Türkçe ibadet gibi bir tehlike kalmadığı için mealin basılmasında her hangi bir mahsur olmadı­ğına kanaat getirdiklerini söyledi. Ayrıca Ertuğrul Düzdağ, Dücane Cündioğlu ve Hay­rettin Karaman gibi zatlar ile de bir çok istişarede bulunduğunu belirtti.

Programın sonunda bu mealin nasıl tetkik edildiği konusu üzerinde durulduğu ve Akif’in daha önceki tercümeleriyle karşılaştırmaların yapıldığı belirtildi. Özellikle me­ali görür görmez Cüneyd Hocamız şu ayete baktığını belirtti: “Allah şahid, melekler şahid, ilim sahipleri şahid ki Ondan başka Allah yoktur/Her an adl ile kaimdir/Ondan başka Allah yoktur/Azizdir, hakimdir.” (Alî İmran, 18). Bu tercümeyi Akif mealden ön­ceki yıllarda yapıp yayınlamış.

“Allah şahid/Melekler şahid/İlim sahipleri şahid ki/Ondan başka İlah yok/Bütün hilkat üzerinde her an adl ile hakim ve kaim olan ondan başka ilah yok/Aziz o, Hakim o.” Bu da aynı ayetin Meal’de yer alan tercümesi. Cüneyd Hoca bu tercümeyi bir çok meal ile karşılaştırdığını ve bu üslubun başka meallerde bulunmadığını söyledi.

Ve programın sonunda Recep hocamız insanlarımızın bu meal üzerinde edebi ve ilmi çalışmalar yapmasını temenni etti ve mealin kalan kısmının bulunmasını Allah’tan ni­yaz etti.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*