Birleşik Krallık Seyahati’nden Akılda Kalan Hâtırâlar – 1

Yazan:Abdullah Haris Toprak / İSAR Araştırma Görevlisi

“Üzerine güneşin doğup batmadığı ülke.” Bu güzelleme çok değil, sadece iki yüzyıl öncesine kadar Büyük Britanya Krallığı için söylenmiş bir sözdü. Kala kala bir avuç toprak kaldı. Fakat o bir avuç toprak hâlâ iktisadi, siyasi ve kültürel anlamda dünyanın en muteber ve en çok rağbet gören ülkelerinden bir tanesi. Birleşik Krallık dünyada adına Monarşi denilen nesep temelli ve asalet eksenli bir yönetim şeklini ve sembolik de olsa bir Kraliyet ailesini içinde barındıran bir ülke. Evet Birleşik Krallık. Nâm-ı diğer: Mâverâ-yı Ebhâr.

Zamanında demokrasi yolundaki en önemli belgelerden biri sayılan Magna Carta’nın imzalandığı Büyük Britanya Krallığı siyasi olarak İngiltere, İskoçya ve Galler’den, temsili olarak da aralarında Avustralya, Kanada, Yeni Zelanda, Papua Yeni Gine gibi ülkelerden müteşekkil on beş ülke temsilcisinin bağlı bulunduğu bir krallıktır.

Bir doktora mülakatına katılmak üzere güç bela aldığım vizem ve onun mazrufu pasaportumla Atatürk Havaalanı Dış Hatlar Gidiş kısmında uçağımın kalkış vaktinin gelmesini bekliyorum. Tevafuk eseri Yale Üniversitesi’nde o sıralar misafir öğrenci olan Yasin Apaydın abimin de Amerika’ya seyahat etmek üzere orada bulunduğunu öğrendim ve hem mülakat için bana birkaç tüyo versin hem de üzerimdeki gereksiz gerginliği alsın diye onu yakalayıp sohbete daldım. Uçağın kalkış vakti geldi ve ayrıldık. Varış Yeri İskoçya’nın başkenti Edinburgh. (Aman dikkat kimse Edinburg diye okuduğunuzu duymasın dalga konusu oluverirsiniz, onun adına Edinbrah derler :))

3.5 saat süren rahat bir yolculuğun sonlarına doğru pencereden dışarı baktığınızda sadece iki şey görürsünüz: yeşillik ve bulutlar. İskoçya yoğun bir bulut hareketliliğinin yaşandığı ve yağışın çokça görüldüğü bir memleket. Yeşilliği buradan kaynaklanmakta. Uçaktan inip pasaport kontrol noktasına geldim ve bir “What’s your purpose of visit” (Ziyaret amacınız nedir?) macerasını daha kazasız belasız atlatmanın verdiği sevinçle iki katlı otobüse binerek şehir merkezine doğru yola çıktım. Hazır olun! Direksiyon sağda gidiş soldan. Yağmur tekrar hız kazanmıştı. Bu sebeple görüş imkanı her ne kadar kısıtlı olsa da etrafı seyre daldım. Otobüsten indiğim şehir merkezinden kale tarafına doğru yürümeye başladım. Hafifçe yağan yağmur yürüyüşüme ayrı bir lezzet katmıştı. Bizim meleketteki Arnavut kaldırımı yollardaki taşlardan biraz daha irice kesilmiş olanlarıyla örülü yollar etrafın tarihi mimarisine uygun bir görüntü arz ediyordu.

Kısa bir bahar yürüyüşünün ardından Edinburgh Üniversitesi’nde ertesi gün gireceğim mülakata hazırlanmak ve biraz da dinlenmek amacıyla yurda giriş yapıp odama çekildim ve bir süre çalıştım. Sonrasında dışarı çıktım ve zaten şehrin merkezine yakın olan yurdun etrafını orta hızlı adımlarla kat etmeye başladım. İlk fark ettiğim şey yeni binaların azlığıydı. Binaların çoğu eski fakat bakımlı binalardı. Konutlar da dahil olmak üzere 150 yaşından genç bina çok çok az fakat içleri kısmen modernize edilmiş ve bakımlı haldeydiler. Fiyatları da elbette bir o kadar pahalı. İki oda bir salon bir daire için kiralar aylık 650 pounddan, satışlar ise 600.000 pounddan başlıyor.

Hemen yan taraf deniz. Hakim yüksek tepelerden şehri temâşâ imkanı bulabilirsiniz. Bir taraftan kısa fakat etkileyici turumu atarken bir taraftan da etraftan bulduğum turistik broşürleri inceliyordum ki bir slogan bana “Edinburgh gibi bir şehri ancak bu anlatabilirdi” dedirtti. “Masal Şehir”. Evet abartmıyorum. Edinburgh gerçekten Avrupa masallarından çıkmış ve buram buram tarih kokan bir şehir gibi. Bilhassa Gotik tarzın hakim olduğu şehir yeşil, kale ve şatoların kenti görünümünde.

Edinburgh Üniversitesi dünyanın sayılı iyi üniversitelerinden. Bazı yıllar en iyi kâr yapan üniversiteler arasına da girmiş. İngiltere’de ekonomik başarı da üniversiteler için önemli kriterler arasında. Yüksek öğretimin tamamı ücretli ve ücretler dolgun. Öyle ki bazı İngiliz vatandaşları İngiltere’de üniversite okuyamadıkları için İngilizcenin yaygın bir şekilde konuşulduğu ve ücretlerin daha az olduğu Hollanda gibi ülkelerde öğrenim görüyorlar. Pahalı öğretim kaliteyi belli bir seviyeye çıkarıyor olsa da bir süre sonra uygulama meselenin yalnızca ticari bir hâl alma tehlikesini de beraberinde getiriyor. Öyle ki YLSY bursuyla en çok gidilen ülkelerden bir tanesi öğrenciler açısından doktora ve master sürelerinin kısalığı, üniversiteler açısından parası devlet tarafından ödenen öğrenciler olmaları sebebiyle İngiltere imiş. Bu da elbette kalite tartışmalarını beraberinde getiriyor. Çünkü mesele ilmî gayret ve keyfiyetten ziyade bir alışveriş ilişkisine dönüşebiliyor.

Biz bu tartışmayı bir kenara bırakalım ve ünlü şarkiyatçı Montgomery Watt’ın da bir süre görev yaptığı Edinburgh Üniversitesi İslam Çalışmaları Bölümü’ne dönelim. Mülakatıma giren hocalardan bir tanesi daha çok Hristiyanlık ve İslam mukayesesi üzerine çalışan ve İskoçya’da Müslümanların yaşadığı sorunlarla yakından ilgilenen Hugh Goddard idi. Goddard’ın kibar dili ve İngiliz aksanı beni soruları dinlerken defalarca dalıp dalıp gitmek ve kendisinden tekrar sormasını istemek durumunda bırakıyordu. Aksan demişken İskoçyalıların aksanının İngiliz aksanından çok farklı olduğunu da belirtmeliyim.

Mülakatın hemen sonrasında tekrar havaalanına giderek Londra’ya geçtim. Londra ile alakalı anlatılacak o kadar çok şey var ki! Bu sebeple okurların affına sığınarak Londra bahsini daha sonra müstakil olarak ele almayı tercih ediyorum.

Londra’dan sonraki uğrak yerim Coventry ve Warwick şehirleri arasında kampüs kuran Warwick Üniversitesi idi. Orada bulunan Cafer ve Ömer Faruk kardeşlerimden üniversite hakkında bilgi aldım. Warwick Üniversitesi İktisat ve Matematik alanlarında dünyaca meşhur bir yer. Kampüs, içerisinde bütün bölümlerini ve ihtiyacınız olan tüm tesisleri barındırıyor. Öyle ki eğer helal et sıkıntınız yoksa bir yıl boyunca kampüsten dışarı hiç çıkmadan öğrenim hayatına devam edebilirsiniz.

İngiltere’de üniversiteler modern kurumlar. Fakat İngilizlerdeki geleneğe ve geleneksel olana rağbet dolayısıyla üniversitelerde de geleneksel usullerin uygulandığına şahit olabiliyoruz. Geleneksel usullere göre ders verilen ve mezuniyet törenleri yapılan birkaç kurum var. Bunlar her ne kadar seküler bir eğitim verdiklerini ve herhangi bir dine mensubiyetlerinin olmadığını törenlerin açılış konuşmalarında söylüyor olsalar da bu törenler ve genel yapı kilise geleneklerine göre işliyor. Bu usülün takip edildiği okullar arasında Oxford, Cambridge, Dublin, Durham, St. Andrews, Royal Holloway gibi kaliteli ve prestijli akademik kurumlar var. Aslında prestij İngiltere’de gerek kurumlarda ve gerekse ictimai hayatta bariz bir şekilde göze çarpıyor. İngilizler prestije ve geleneklerine çok önem veriyorlar. Bu sebeple yönetim şekillerinin hâlâ krallık olması da ayrıca dikkat çekici. Öyle ki bu yönetim şekli her ne kadar temsilî imiş gibi gözükse de araba ruhsatlarında dahî aracın asıl sahibinin kraliçe olduğu ve ruhsat sahibinin aslında bir emanetçi olduğunu anlatan ibare ve işaretler var.

Warwick’te okuyan diğer Müslüman arkadaşlarla da tanıştıktan sonra Cambridge’e doğru yola çıktım. Önce Londra’ya ardından da Cambridge’e trenle yaptığım seyahatte çok farklı yaşam tarzlarına sahip insanları görme imkanı buldum. İngiltere gerçekten kadim tabirle 72 milletten insanın bulunduğu bir yer konumunda. Bilhassa Hintli ve siyahi insanları İngiliz aksanıyla konuşurken görebiliyorsunuz. Tam bir karışım.

Cambridge şehrine başlı başına Cambridge Üniversitesi dersek yanlış bir söz söylemiş olmayız. Merkezde kolejler, biraz dışında üniversite ile alakalı yan birimler: Matbaa, öğrenci işler, medikal merkez var. En dışta ise öğrenci yurtları, pansiyonlar ve daireler. Şehrin merkezinde bulunan caddeler de boylu boyunca dükkanlardan oluşuyor. Yani bu şehir yalnızca akademisyen, öğrenci ve her ikisine belli çerçevede hizmet sunan esnaf ve üniversite görevlilerinden oluşuyor.

Elbette bir öğrencinin Londra’nın merkezinde bir okulda okuması Londra’yı da bir anlamda öğrencinin hizmetine sunmuş oluyor. Fakat Cambridge’de bulunan akademik hava ve bilimsel gündem öğrencileri her zaman zinde tutuyor. Ayrıca Oxford ve Cambridge gibi okullar sahip oldukları prestij sebebiyle dünyanın pek çok yerinden araştırmacı ve akademisyeni de kendisine çekiyor. Şehirde insanların yarısından fazlası akademiyi bir meslek ve hayat haline getirdiği için ellerinde hep bir kitap ve gündemlerinde hep bir konu var. Dolayısıyla otomatik olarak şehir halkına bir standart da gelmiş oluyor. Bu durum elbette en çok yine bu şehrin halkının hoşuna gidiyor. Seçkin ve saygın bir toplulukta yaşamak.

Cambridge çok derli toplu, sessiz, sakin, temiz bir görüntüye sahip. Tarihi binaların pek çoğu kolejler ve şapellerden oluşuyor. Mezuniyet tören vakitlerine de rast gelmiş olmam sebebiyle bahsi geçen gelenekselliğin en azından dışarıdan görüntüsüne de şahit olmuş oldum. Pek çok farklı ülkeden gelen akademisyen ve öğrenciler mezuniyet töreninin bütün ritüellerine harfiyyen uyuyorlar. Bu durum gerek kıyafetler gerekse de uygulamalar açısından geçerlilik arz ediyor.

Şehri, hemen dışından doğal bir sınır gibi çerçeveleyen nehir ister üstünden sandallarla gezmenize ister de kenarındaki parkurda yürüyüş yapabilmenize imkan tanıyor. Her tarafın yemyeşil olduğunu da tekrar tekrar belirtmek isterim. Pahalılık İngiltere’nin her yerinde olduğu gibi Cambridge’de de karşınıza çıkan en büyük gerçeklik. Yemekten tekstile ve kiralara kadar her şey ateş pahası. Az parayla gelinmez bu diyara azizim!

Böylece soluğu uçağıma binmek için Stansted Havaalanı’nda1 aldım. Fakat kötü bir sürpriz beni bekliyordu. Değişen hareket saatinden haberdar edilmediğim için uçağı kaçırmıştım. İnternet İngiltere’de çok pahalı ve yavaş olduğu için yarım saatten az bir süre zarfında tam bir acil durum yönetim harikası ortaya çıkarmaya çalışarak yeni biletimi Luton Havaalanı’ndan aldım. Tam 14 saat sonraya! Bu sebeple Red Eye Flights2 yolcularıyla beraber Stansted Havaalanı’nda bir gece geçirdim.

Şeb-i yeldâyı müneccim muvakkit ne bilir

Mübtelâ-yı gâmâ sor kim geceler kaç saat

(En uzun gecenin hangisi olduğunu yıldız, takvim ilmiyle uğraşanlar nereden bilsin? Dertli adama sor gecelerin kaç saat olduğunu.)

Şâir Sâbit’in dizelerinde anlam bulan dizeler benim sadrımı mesken tuttular o gece. Her milletten insanla gece yerlerde yatmanın ne demek olduğu hakka’l-yakîn anlaşıldı. Bereket olsun ki Cambridge Üniversitesi’nde tanıştığım Mustafa Celeb abi ile Luton’da aynı uçakla yolculuk yapmak üzere karşılaştık. Yüksek Lisansını bitirip evine kesin dönüş yapan Mustafa abinin fazla çantalarını almak elbette benim için bir zevkti. Böylece her işte bir hayır olduğunu da tekrar idrak etmiş oldum. Zira gecikme, başlayan güzel bir muhabbetin de perçinlenmesine vesile oldu.

Ertesi gün Türkiye’ye yolculuk yaparken kalbim Umre’ye giderkenki sevinçle ve bir o kadar da Umre’den dönerkenki buruklukla dolu idi. Seviniyorum; evimin, yurdumun haline şükrediyorum; ve üzülüyorum yine evimin, yurdumun haline yanıyorum. Zihnimde ise anlamsız kıskançlıklar ve cevapsız sorular dolanıyor. Sahi kuzum! İngiliz’de olan özgüven krallıktan sebep mi vardı? Bizde kaldırılmak istenen saltanat mıydı, bize dair ne varsa mı? Yoksa birileri de bize mi haset etmişti?

Dipnot:

1- Bu arada Londra’da 4 adet havaalanı olduğunu belirtmekte fayda var. Heathrow Havaalanı şehir merkezinde, biletler pahalı, Türk Hava Yolları ve diğer yabanci hava yolu şirketleri ile yolculuğunu tercih edenler için; Gatwick Havaalanı’na ulaşım da kolay, biraz daha ucuz biletler, yine Türk Hava Yolları ve diğer yabancı hava yolu şirketleri ile yolculuğu tercih edenler için; Stansted Havaalanı’na tren ve otobüsle gidip gelmek mümkün, en ucuz biletler, Pegasus Havayolları ile yolculuğu tercih edenler için; ve Luton Havaalanına yalnızca otobüsle ulaşım var. Biletler makul seviyede. Atlasjet Havayolları ile yolculuğu tercih edenler için. Pegasus Havayolu hariç hepsinde yemek ikramı var. 🙂

2- Gece uçuşları için kullanılan ifade. Uykusuz gözlerdeki kızıllıktan sebep bu isim verilmiştir.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*