Molla Câmi: Düşüncesi ve Osmanlılarla İlişkisi

Yazan: Ömer Said Güler / 29 Mayıs Üniversitesi

İSAR konferansları kapsamında 14 Ağustos 2014 Perşembe günü Özbekler Tekkesi’nde gerçekleştirilen programda, İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi öğretim üyelerinden Ertuğrul Ökten, Molla Câmî Düşüncesi ve Osmanlılarla İlişkisi üzerine bir sunum icra etti. Câmî düşüncesinin Osmanlı düşüncesine etkisi olup olmadığı problemi çerçevesinde konuya giren Ökten, konferans boyunca bu tesirin mahiyeti ve hangi sahalar üzerinde belirginlik kazandığı meselesi üzerine odaklandı.

Mehmed döneminin bilim tarihi ve felsefe-kelâm tarihi açısından önemine, aynı dönem dâhilinde Tehâfüt geleneğinin teşviki ile Orta Asya’da ve diğer coğrafyalarda temayüz eden âlimlerin merkezde buluşturulması hadiselerine değinilen giriş bölümünde, Câmî’nin hangi pozisyona oturacağı hususu üzerine gidilerek konuşma boyunca üzerinde durulacak temel mesele masaya yatırılmaya çalışıldı.

Problemlerin belirginleştirildiği başlangıç kısmının hemen akabinde II. Mehmed’in Câmî’den birtakım düşünce problemlerini içeren bir eser istediğini aktaran Ökten, Câmî’nin yirmi kadar kelâmî meseleyi ihtiva eden bir eser hazırladığını, bunu da iki bölüm hâlinde telif edip ilkini saraya ilettiğini, şayet memnun kalınırsa devamını göndereceğini belirttiğini ilginç bir anekdot olarak nakletti ve buradan hareketle Câmî’nin, Osmanlı sarayında kabul görüp görülmeyeceği hakkında endişeli olduğu tespitini paylaştı. Bu eserde Nasiruddin-i Tûsî’nin belirgin bir tesiri olduğunu ve kelâm tarihinin önemli iki siması olan Teftazânî ve Cürcânî’ye atıfların yer aldığını ifade eden Ökten, buradan hareketle Câmî’nin, kendisinden önceki düşünce geleneğine önemli ölçüde hâkim olduğu ve birikimden haberdar olduğu çıkarımında bulunarak bu isimlerin de dâhil olduğu geniş bir yelpazeden beslendiğini belirtti.

Durretu’l-Fâhire isimli bu eserin, esasında çok da başarılı olmayan bir düşünce metni sayıldığını söyleyenlerin mevcut olduğunu belirten Ökten, tarihsel bir gerçek olarak, kendi dönemi içerisinde böyle bir eseri telif edebileceği düşünülen bir isim olması dolayısıyla nasıl bir konuma sahip olduğunu anlamamız bakımından bu hadiseyi önemli saymamız gerektiğini ifade etti.

Durretu’l-Fâhire’nin, telif edildiği dönemde elde bulundurulup saklansa da   fazla nüshası olmadığı ve yaygınlık kazanmadığını ifade eden Ökten, buradan yola çıkarak Câmî düşüncesinin, bu kanal dolayında Osmanlı’da pek etkili olmadığını ifade etti. Bununla birlikte bütün artı değerleri felsefeden devşirmenin hata olacağını ima eden Ökten, Câmi’nin Osmanlılara olan tesirinin dil meseleleri ve tasavvuf sahasında yoğunluk kazandığı hususuna vurguda yaptı. Câmi’nin, dil düşüncesine ait önemli meseleleri ele alan ve nahiv sahasında uzun bir dönem ileri düzey bir eser olarak takip edilen Fevâidu’z-Ziyâiyye isimli telifi üzerinde duran Ökten, bu eserin, Osmanlı medreselerinde asırlar boyunca okutulduğunu hatırlattı.

Bir diğer önemli husus olarak Câmi’nin tasavvuf sahasında etkinleşen gayretlerine işaret eden Ökten, 1440’ların başında Semerkant’ta gördüğü bir rüyada kendisine, “Seni hiç bırakmayacak sevgilinin eteğini tut!” denilmesi üzerine tasavvufa yöneldiğini anlattı ve bunun ardından evliya tezkiresi mahiyetindeki meşhur eseri Nefâhatü’l-Üns üzerinde durdu. Nakşîliğin ve tasavvuf düşüncesinin mühim kaynaklarından biri olan bu eserin, Câmi ismiyle birlikte öne çıkan belki de en meşhur eser olduğunu belirtti. Câmî ile ilgili akla gelen iki şey söylenecek olursa bu eser (Nefâhat) ile yukarıda değinilen nahiv eserinin (Fevâid), yani tasavvuf ve dil meselelerinin akla geleceği belirtildi. Bunun yanı sıra Câmî’nin tasavvuf sahasında İbn Arabî yoğunluklu bir düşünce geleneğini tevarüs ettiği nakledildi.

Bütün bunların yanı sıra Câmî’nin şairlik yönü de unutulmadı. Kendisinden önceki şiir dilini çok iyi bildiği ve klasik İran edebiyatının en büyük yedi simasından biri olduğu belirtildi.

Konuşma içerisinde yer yer farklı ama konu bütünlüğünden kopmayacak bazı detaylardan da bahsedildi. Herat’ın, Semerkant’ın, Tebriz ve en nihayetinde de İstanbul’un, bahsi geçen dönem boyunca önemli ilim ve kültür merkezlerinden olduğu ifade edilerek 15. yüzyılın, ilim ve kültür merkezlerinin öne çıktığı bir asır olduğu, düşünce ve kültür araştırmalarını önemseyen kimseler için bu merkezlerin büyük bir öneme sahip olduğu bilgisi verildi.

Konferans içerisinde Ökten, Câmî’nin zekâsına ait ilgi çekici bir anekdot da nakletti. Bu ara bilgiyse Kadızâde-i Rûmî’nin, onun için, Horasan’dan Mâveraunnehr’e son beş yüz yıl içerisinde geçen en büyük zekâ olduğu yönündeki ifadesiydi.

Yine bir başka anekdot da Câmî’nin, Fatih’in davetine icabet edip İstanbul’a gelmek yerine, Akkoyunlu sarayında vakit geçirmesi, Herat’a geri dönmesi, Hüseyn-i Baykara’nın yanına gitmesi ve Semerkant’ta bulunmasıydı.

Doğrudan konuyla ilgili olmayıp konuşma içerisinde kısaca değinilen önemli noktalardan biri de Gazâlî’den sonra düşünce hayatının sona erdiği iddialarının ciddi anlamda son yirmi yıl içerisinde reddedildiği ve bu anlamda, şimdi yetişmekte olan neslin tarihî olarak mühim ve kritik bir dönem geçirdiği ifadeleri oldu.

Tekkedeki konuşma, samimi bir soru-cevap faslıyla sona erdi.

ötüken Bu07wijCEAAU_DK

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*