Molla Sadra’nın Zihni Varlıklar Teorisi Ve Dış Duyular – Dr. Sümeyye Parıldar

Yazan:Rahmi Oruç

İstanbul Araştırma ve Eğitim Vakfı’nın (İSAR), araştırmacıları akademik bakımdan hazırlamak maksadıyla, periyodik olarak düzenlediği “İSAR Tez Sunumları” etkinliklerinden biri daha Kasım ayında gerçekleşti. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun olduktan sonra University of Exeter’de yüksek lisans ve doktora çalışmalarını tamamlayan Dr. Sümeyye Parıldar Özbekler Tekkesi’nde bir sunum gerçekleştirdi.

Her ne kadar Parıldar’ın sunum başlığı “Molla Sadra’nın Zihni Varlıklar Teorisi ve Dış Duyular” şeklinde olsa da ele alınan konular şümullü tezinin yalnızca bir kısmıydı. Skolastik Felsefe üzerine yaptığı çalışmalar ve Husserl’in hocası olmakla meşhur Franz Brentano’nun “intentionality/yönelimsellik” teorisinin nüvelerini Aristo’da bulmasından hareket ettiğini vurguladı. Yönelimsellik tezi, “ereksel varoluş” kavramının yeniden değerlendirilmesidir. Bilincin ürettiği nesnelerde nesnelere ait özellikler değil, bilincin nesnelere verdiklerini merkeze alır. Zira zihnin düşünme, yargı veya sevme gibi bütün hareketlerinde nesneye bir yönelmişlik söz konusudur. Bu yönelmişlik bilincin nesnesinde bulunurken diğer nesnelerde bulunmadığı için, bir şeyi görerek duyamazsanız; duyarak göremezsiniz. Yönelimsellik sayesinde bilinç ve bilincin nesneleri birbirinin yerine geçebilir hale gelir. Eski teorileri yeni bakış açılarıyla değerlendirmenin zorluğundan bahseden Parıldar, tezinin Molla Sadra’nın yönelimsellik meselesinde nerede durduğuyla ilgilendiğini vurguladı. Yönelimsellik kavramıyla açıklanan özne-nesne ilişkisiyle Sadra’nın ontolojik olarak monistik olduğunu görüyoruz.

Yönelimsellik kavramının anlamına dair kısa bir girişin ardından sunum, Aristo, İbn Sina ve Molla Sadra’nın harici nesneler ve duyular hakkındaki görüşlerinin özetlenmesiyle devam etti. Aristo’da nesne duyu ilişkisi nesneyi soyutlama veya nesnenin aktüalizasyonu sayesinde herhangi bir aracı kurum olmadan gerçekleşirken, Aristoculuk ve Yeni Platonculuk görüşlerini birleştiren İbn Sina’da Ukul-u Aşere’nin yönettiği bir soyutlama sürecine rastlanmaktadır. Molla Sadra, İbn Sina ve Aristo’nun yanı sıra İbn Arabi gibi mutasavvıflardan etkilenerek harici nesnelerle ilişkiyi insanın alması veya nesnenin gelmesi gibi ikiliklerden kurtararak, insanı süreç boyunca hem aktif hem de pasif yapan bir mefhum olarak ‘hayal’e işaret eder. Nesne insana bağımlıdır; ama nesneyle insan arasında ilişki kurulunca insan nesne tarafından etkilenebilir hale gelir. Zihnin, zihni varlıklar yaratmasına rağmen, harici bir varlık olması da Sadra’nın tezini desteklemektedir. Bilgi, bilen ve bilinen arasındaki ayrımın bir bakıma itibari olduğu gösterilerek ‘hayal’in üçünü de itibar bakımından farklı, zat bakımından aynı kıldığı görülür. Brentano’nun yönelimsellik tezi bu sayede Sadra’nın “iltifat” kavramıyla analog hale getirilir.

Molla Sadra’da bilen, bilinen ve bilginin birliği, Brentano’nun da yaptığı gibi, zihnin nesneleriyle bilinci eş değer kılmayı gerektirir. İnsan bilinci sayesinde insan bildiklerine dönüşür; çünkü bilme eylemiyle insanda değişimler gerçekleşir. Bu değişimler de insanın tekâmülü için bir araçtır. Sadra’ya göre zihni varlıklar, zahiri varlıklardan latif mevcutlara geçiş için bir ara kurumdur. Varlık bütün nesnelerinde kendini varlık olarak gösterir; bütün çokluklar varlığın birliğinin bir görünümünden ibarettir. Teşkik (gradation ) ve birlik kavramı Molla Sadra’da vücudun her mevcutta mevcudun kendi istidadı kadar zuhur etmesi görüşüyle birbiriyle uyumlu hale getirilir. Molla Sadra, sudur (emanation) kavramına vahdet-i vücuda da çekilebilecek görüşler sunar. Her durumda fiziksel nesnenin insanı etkileyebilmesi; ama zihinsel nesnede bu istidadın bulunmaması örneğinde olduğu üzere, varlığın bir çeşit mertebelenmeye gittiği görülür. Bu mertebelenme monist birliği inşa eder; insan âlem-i sağir olduğundan âlem-i kebir olan kozmosun nesnelerini ondan gelen özelliklerle değil, kendisinde zaten hazır bulunanı kullanarak bilince geçirir. Nesneye “iltifat” etmemizi sağlayan tam da bu homolojidir. Bilince geçirerek bildiği şeye dönüşen insan, vücud her seferinde kendisi olduğu için aynı zamanda vücuttur da. Yeni Platoncular tarafından Müslüman literatürüne kazandırılan bilgi, bilinen ve bilinenin bir olması gibi Platonik bir kavrayışın Sadra’da da kendisini göstermesi hikmetin serencamı açısından muhteşem bir örnek olarak karşımıza çıkmaktadır.

Brentano gibi modern düşünürlerde zihin ve

dış nesne arasında kurulmaya çalışılan mütekabiliyet ilişkileri, nesne ve zihnin temel bir üst kaideden gelmesini gerektirir. İnsan ve tanrı; insan ve evren arasında kurulan âlem-i sağir/âlem-i kebir homolojisiyle çokluk teklik içinde eritilir. Kant’ın bize hediye ettiği “sistematik felsefe arayışı” neticede insan ve evren/Tanrı ikiliklerinin lineer bir yapıda kalmasını gerektirmekte, çember tam anlamıyla tamamlanamamaktadır. Ukûl-u aşere; hayal, ayan-ı sabite, arketip ve idea gibi kavramlarla holistik ve dairevi bir ontolojiye ulaşılmadığı için felsefe insanın kendini hapsettiği bir cezaevine dönüşmektedir. Kadim ontolojilerin yeniden düşünülmesiyle bazı yeni teoriler, eski düşüncelere yapılan şerhe dönüşebilmektedir.

Sümeyye Parıldar’ın yönelimsellik teorisinin Molla Sadra’daki mütekabili olarak iltifat kavramını yeniden değerlendirmesi, günümüzde çok ihtiyaç duyulan eski ve yeni arasında kurulabilecek köprünün başarılı bir örneğini teşkil etmektedir. Katılımcıların yaptığı yorum ve yönelttikleri sorularla da zenginleşen sunum, mezkûr alanların hâla ilgiye muhtaç olduğunu göstermektedir.

 

ntgnxe3J

Om3cqbRNa943TIlfOZzeEMf0Adsız

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*