Osmanlılarda İlim ve Eğitim

Yazan: Halil İbrahim Görgün / İSAR Araştırma Görevlisi

Osmanlılarda ilim ve eğitim meselesini konuşmak üzere 28 Ağustos 2014 Perşembe günü İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi Felsefe Bölümü Başkanı Prof. Dr. Tahsin Görgün İSAR’da konuğumuz oldu. Görgün, Osmanlı denilince çok geniş bir zaman aralığını kapsadığını ve on beş ile on dokuzuncu yüzyıllar arasında oldukça etkili olduğunu, hatta Osmanlı’nın dünya tarihinin akışını değiştirmiş bir medeniyet olduğunu vurgulayarak sözlerine başladı. Ancak burada yapılan konuşmanın son sözler olmadığını, kendisinin burada yaptığı sunumun bir giriş mahiyetinde olduğunu ifade etti. Bunun nedeni ise, Osmanlı dönemiyle ilgili yeterli çalışmalar bir yana, daha kataloglamanın bile yapılamamış olmasıdır.

Görgün, “ilim” kavramının iki anlamı olduğunu ve bunların da bilim ve yerine göre de bilgi olduğunu; marifeti ise, farklılığı olmakla beraber bilgi ile karşılayabileceğimizi ifade etti. İlim kavramının Batı dillerinde karşılığının olmadığını ancak Almanca’nın diğerlerine göre anlamı karşılamaya daha yakın olduğunu ve bu durumun Osmanlı ile irtibatının henüz bilinmediğini dile getirdi.

İlimlerin disiplinleri meydana getirdiği ve bunun da mevzular üzerine bina edildiğini söyledikten sonra mevzu kelimesinin İngilizce ve Almanca ile mukayesesini yapan Görgün, bu durumu yeni doğmuş bebeğin insan oldukça taayyün etmesine benzeterek mevzunun, bir taraftan konulmuş olan, bir taraftan da konulmuş olanın konusuna denilir diyerek tanımlamıştır. Dolayısıyla disiplinlerin zuhuru bu şekilde yani taayyünlerin irtibatlarla ele alınmasıyla zuhur etmiştir. Mevzu ile ilgili birçok müstakil eser vardır ve burada yapılan sadece ana hatlarıyla konuya bakmaktan ibarettir.

Daha sonra Görgün, Osmanlı dünyasının ontolojisini ele almış ve bunu vahdet şeklinde ifade etmiştir. Görgün’e göre önce vahdet vardır. Vahdet içerisinde tefriklere bağlı taayyünler ortaya çıkar, tefriklerin taayyün edilebilmesi için mevkıflar gereklidir ve ilmin artması, çeşitlenmesi ve asıl-furu’ ilişkisi buraya istinat etmektedir. Varlıkla ilişkisi kurulmadan Osmanlı ilmi ile ilişki kurulamayacaktır. İrtibatlandırma meselesi ilimleri doğurmuş ve bu irtibatlandırma tahdit kabul etmeyecektir. Osmanlıda varlık meselesini genel hatlarıyla anlamak için Abdullah Bosnevî, İsmail Hakkı Bursevî, A. Avni Konuk’un Fusus şerhleri incelenebilir.

Görgün, bilgiyi gerekçelendirilmiş doğru inanç şeklinde tanımlayarak onun formelleştirmeye uygun olduğunun altını çizmiştir. Üniversiteler bu tür ilimlerden teşekkül etmiştir ve hatta bu durum edebiyat için bile aynıdır. Osmanlı dönemine bakıldığında ise ilim formel değildir; ilim, öyle bir vasıftır ki ona sahip olan insana şeyler arasında tenakuza ihtimal vermeyecek şekilde temyiz imkanı sağlamaktadır. Burada bilginin insana ait olan bir vasıf olmasını, temyiz ile bilginin artmasının sağlanacağını görmekteyiz. Bu tanımlama ile irtibatlı olarak kitaplarda bilgi olmayacağını, bilginin insanla var olduğunu anlarız.

Görgün, alimlerin özelliği olan ihtisas kavramının mantıktaki hassa kavramına karşılık geldiğini söyledi. Osmanlı toplumunda müşterek zemin, cinsin bilgisidir ve cins bilgisi var oluşa tekabül etmektedir. Eğitim alanına vakıf olmak için de müşterek zeminin bilinmesi gerekir. Müşterek olan zemin her alan için söz konusudur. Müşterek zeminin kaybolması aşırılığı meydana getirir. İmam Rabbânî’nin yapmış olduğu da ortak zeminin kopmasını engelleme çalışması ve bunu teyit etmesidir. Görgün; taayyün etmiş nesnelerin âlem olduğunu ve dolayısıyla bir alîmin ölmesinin âlemin ölümü olması deyişinin bu anlama geldiğini söyledi.

Görgün, eğitimi ise; bir insanın temyiz vasfının metinler vasıtasıyla yeni nesillere aktarılması işi olarak tanımlamıştır. Bilgi şahsidir ancak bu kuralsızlık anlamına gelmemektedir ve müşterek bir zemine dayanmak durumundadır. Müşterek olanı ise âkil, bâliğ ve ehliyet sahibi insanlar üretir.

Eğitim ve bilgi konusunda nizam-ı âlem kavramını dikkate almak gerekmektedir; kavramı ilk kullanan kişi de İmam Muhammed’dir. O, bu kavramı kullanırken kesb ifadesi geçmiş, ve ifade etrafında kelamî, felsefî, ilimler tasnifi açısından birçok tartışma meydana gelmiştir. Bütün bu ve benzeri tartışmalar Osmanlı bilgi anlayışının merkezini oluşturmaktadır. Her şey ilimle alakalıdır ancak günümüzdeki ilmin anlamı oldukça dardır. Osmanlı ilim dünyasının müşterek zeminini Taftezanî, ‘Îcî, Cürcânî, Devvânî ayrıca İmam olarak tanınan er-Râzî ve eş-Şeyh olarak anılan İbnü’l- Arabî oluşturmuştur..

İlim denilince akla gelen üç şeyin şunlardır: Kavaid, mastar anlamında öğrenme ve hâl olarak ilim. Bu ayırımın esasını kavaid oluştururken, kavaidi de ehliyet sahibi insanlar oluşturduğunu ifade ediyor. Ehliyet de yukarıda sayılan üç şeyden elde ediliyor. Geçmişi içeren, geleceği taayyün ettirebilen insanlardır. Osmanlı eğitiminde amaç bu ehliyete sahip insanlardan oldukça fazla yetiştirebilmektir.

Bu anlatılan teorik kısımdan sonra, Görgün konuyu kabusnâme isimli eserle örneklendirmiştir. Modern döneme geçilmeden önce Osmanlı siyaset sisteminden bahsetmiş ve Osmanlı’nın siyaset merkezli bir devlet olmadığını, devletin kendi dışında oluşan bir sistem içerisinde yer aldığının altını çizmiştir.

Görgün bundan sonra da hakikatin kısımlarını saymaya geçmiştir. Bunların, hakikat-i lüğaviyye, hakikat-i sem’iyye ve hakikat-i örfiye şeklinde olduğunu ifade ettikten sonra ilimlerin hakikat-i örfiyenin kavranması ve dile getirilmesiyle meydana geldiğini ifade etmiş, ilim ve eğitim hayatında tarîk lafzının önemine vurgu yapmıştır.

Peki on dokuzuncu yüzyılda ne oldu sorusuna ise şu cevabı vermektedir: Problemin yukarıda ifade edilen kavaid ile ilgili bir sorun olduğu ve dünyada teknikleşme süreci yaşandığını belirterek nesnelerin ve insanların kontrolünün esas hale geldiğini ifade etmiştir. Bilginin güç olmasının da buradan kaynaklanan bir problem olduğunu aşikar hale gelmektedir. Ne kadar gözlem yapılırsa o kadar kontrol sağlanır görüşü hakim olmuştur. Osmanlı açısından ise bu durumun anlaşılmaz bir şey olduğu ortadadır. Çünkü bilgi vasıftır. Ayrıca doğru; iyi ve güzellik ile irtibatlıdır. Hasen tabiri bunu bize açıkça göstermektedir.

Osmanlı ilmi 2. Abdülhamid ile formelleşmeye başlamıştır. Kendisi formel açıdan bakılırsa oldukça başarılı bir sultandır. Bu nedenle fıkhın kanunlaştırılması bu açıdan oldukça önemli bir meseledir. Yine bu dönemde devlet kurumları mektepler kurarak, eğitim sistemini formelleştirmiştir.

Görgün son olarak imkânların hakikate dönüşmesi için insanların kabiliyetlerini geliştirmesi gerektiğini, kabiliyetleri gelişen insanların yepyeni alanların açılmasına vasıta olacağını söyleyerek içinde bulunduğumuz yeni imkânların halledilmesiyle bize yeni kapılar açılacağını ifade ederek sunumunu bitirmiştir.

 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*