Süleymaniye Tıp Medresi: ‘’Osmanlı Tıbbına Bir Bakış: Süleymaniye Tıp Medresesi’’ Prof. Dr. Tuncay Zorlu

Yazan:Tuncay Sandıkçı / Marmara Üniversitesi

‘’Acı içerisinde çığlık atan ilk insan aslında bir tabip çağırıyordur’’ düsturunca insanlık tarihinin en kadim mesleklerinden biridir tıp. İlk insan belki de ilk hasta, ilk şifa arayan ve o günün manasıyla ilk tabiptir de. Tıp, farklı asırlarda ve farklı medeniyet havzalarında başka şekillerle insanı ve toplumu etkilemiş, toplumun sıhhat ihtiyacına muhtelif biçimlerde cevap olagelmiştir. Bu açıdan bakıldığında tıp tarihi, mevcut bulunduğu toprakların hayatını anlama ve yorumlama üzerine müerrihler ve araştırmacılar için oldukça münbit bir alandır. Biz de bu perspektiften yola çıkarak İSAR Bilim Tarihi atölyesinin başlattığı Bilim Konuşmaları dizisinin ilkini Prof. Dr. Tuncay Zorlu Hoca’nın ‘’Osmanlı Tıbbına Bir Bakış: Süleymaniye Tıp Medresesi’’ başlıklı konuşmasıyla gerçekleştirdik.

Konuşmanın ilk kısmını tıbbın tarih içindeki serencamı oluşturdu. Çin ve Hint tıbbında insanın bedenine yönelik farklı algılara dikkat çekildikten sonra modern dönemlere kadar bu algının nasıl değişip ‘’Avrupamerkezci’’ bir hal aldığı Zorlu’nun altını çizdiği durumlardan biriydi. Osmanlı tıbbı da bu değişimlerin ortasında kendine has bir şekle bürünmüştür. Antik Yunan, İslam, Orta Asya-Şaman, Bizans ve Selçuklu tıbbı Osmanlı tıbbını etkileyen başlıca havzalar arasında yer almaktadır. Farklı kültürler içinden çıkmış olan Hipokrat, gladyatörlerin hekimi olarak bilinen Galen, İbn Sina ve ona kadar en önemli isimler arasında olan Ali bin Abbas, Endülüs’ün Zehra kentinde doğan ve insanların ameliyatlardan sonra büyük oranda öldüğü bir dönemde ameliyat aletlerini resmetmiş, onların nerelerde kullanılacağına dair eserler vermiş olan Zehravi ve İbn Nefis Osmanlı tıbbını etkileyen başlıca isimlerdir.

Sözlerine ahlat teorisini ele alarak devam eden Zorlu, Osmanlı tıp tarihi dönemlerini genel olarak Klasik Dönem (1450-1730), Batı Tıbbını Tanıma ve Tercüme Dönemi (1730-1825), Modernleşme Dönemi (1827 ve sonrası) olarak tasnif etmektedir. Klasik Dönem’de Bursa’daki Yıldırım Daruşşifa’sıyla beraber başlayan süreç, Fatih, Süleymaniye ve Edirne Daruşşifa’ları olarak devam etmiştir. Özellikle bu yıllarda II. Bayazid döneminde Edirne’de Cüzzamhane ve Akıl Hastanesi kurulmuştur. Cüzzamı bir lanet değil, hastalık olarak kabul edip, tedavi yollarının aranması Osmanlı’nın tıbba özgün katkılarıdır. Bu dönemde hekimbaşılık, cerrahlık, kehhallık (göz doktoru) gibi farklı alanlar mevcuttur. Hekimbaşları hekimlerin imtihanından, farmakolojik yöntemlere, şarlatan hekimlerin tespitinden, farklı yörelere tabip göndermeye kadar tüm bu işlerden sorumlu kişilerdir. Zorlu, Şerafeddin Sabuncuoğlu’nun dönemin en önemli isimlerinden biri olduğunun altını çiziyor. O zamana kadar yazılmış resimli (minyatürlü) ilk cerrahi kitabının sahibi olan Sabuncuoğlu, kitabında ameliyatların nasıl yapılması gerektiğinden bahsetmektedir. Sabuncuoğlu aynı zamanda Mücerrebname isimli eserinde kendi ve hayvanlar üzerinde deneyip başarılı olduğu müfred ve mürekkeb ilaçları kayda geçirmiştir.

Zorlu, Batı’daki tıbbi ilerlemelerle beraber Osmanlı’daki yenileşme çabalarının tercüme ve yabancı dilde eğitim gibi faaliyetlerin kapsamında başladığının altını çiziyor ve Osmanlı Tıbbı’nın ikinci dönemini Batı Tıbbını Tanıma ve Tercüme Dönemi olarak genel manada ifade ediyor. 1805 yılında Kasımpaşa’da İtalyanca eğitim veren bir kurum kurulmuş ancak 1822 yılında Kasımpaşa yangınında yanmıştır. Yine bu dönemin önde gelen isimleri Ömer Şifai, Ali Münşi ve Şanizade Mehmed Ataullah’tır. Şanizade’nin Hamse (anatomi, fizyoloji, dahiliye, cerrahi ve tıbbi botanik) adında bir tıp kitabı ve tıp terimleri sözlüğü vardır. Bu sözlükte Batı’daki tıbbi terimler Osmanlı Türkçe’sine çevrilmiştir. Örneğin, kulak-burun-boğaz (otorhinolaryngology) polikliniği, seririyyatı uzniyye ve hancereviyye şeklinde tercüme edilmiştir.

Modernleşme Dönemi’ne geldiğimizde yeni okulların göze çarptığını belirten Zorlu, 1827’de Gülhane’de kurulan Tıbhane-i Amire ve yine aynı yılda Şehzadebaşı’nda kurulan Cerrahhane’yi buna örnek olarak göstermektedir. Bu iki okul 1839 yılında Mekteb-i Tıbbıyye-i Adliye-i Şahane olarak birleşmiştir. Bu dönemin bir önemli gelişmesi de 1840 yılında teşrihe (diseksiyon) izin veren fermanın ilan edilmesidir. Feth-i meyyit (defnedilmemiş ceset üzerinde teşrih) ve feth-i kabir olarak iki farklı şekilde teşrih yapılmıştır. Teşrih için daha çok Osmanlı hapishanelerinde ölen gayrimüslimlerin cesetleri kullanılmıştır.

Tüm bunların yanında folklorik tıp uygulamaları da toplumun günlük yaşamında mevcuttur. İnsanlar her hastalandığında Darüşşifa’nın yolunu tutmamış farklı alanlarda mahir olan halk hekimlerine de başvurmuşlardır. Berberler, iğneciler, sünnetçiler, kırıkçılar, çıkıkçılar ve aktarlar bunlardan bazılarıdır.

1437’de Sinoplu Mümin bin Mukbili’nin Zahire-i Muradiye adıyla telif ettiği kitaptan bahseden Zorlu, müellifin baş hastalıkları ve zihinsel hastalıklar olarak bir ayrıma gittiğinin altını çizmiştir. Histeri (ihtinak-ı rahm), anksiyete (hafakan basması) opium bağımlılığı (afyonkeşlik), mania (dau’l kalb), donakalma (ahze), unutkanlık (fesad-ı zikir), epilepsi (sara) Mukbili’nin açıklama yoluna gittiği hastalık ve bulgulardan birkaçıdır. Mukbili bu kitabında aşkı da bir hastalık olarak ele almıştır. Aşkın, kuru ve yaşlı gözlere sahip olma, ağlayınca bolca gözyaşı gelmesi, sevdiğinden bir şey duyunca üzgün hissetme ve ağlama, sevdiği hakkında bir şey işitince nabız atışının hızlanması gibi semptomlarının olduğunu belirtmiştir.

Konuşmanın bundan sonraki kısmında Osmanlı’da medrese yapısından bahseden Zorlu, bu kurumların Osmanlı’nın en karakteristik eğitim kurumları olduğunu ve yaklaşık 600 yıllık bir dönemi kapsadığını ifade etmiştir. Topluma ortak bir kültür zemini kazandıran kurumlar olan medreseler, ilmiyye sınıfının, dini otoritenin başı Şeyhu’l-İslam’ın, bürokrasinin başı nişancının ve kadıların yetiştiği başlıca mekanlardır. Fethedilen ve yeniden imar edilen şehirlerin önemli bir parçası olan medreseler, fethedilen topraklara kimlik kazandırma, idare felsefesini meşrulaştırma görevini de ifa ediyordu.

Fatih Sultan Mehmed döneminde medreselerde müderris olmak için nakli ilimlerin yanında akli ilimlerin de bilinmesi zorunluğunun getirilmesinin önemli bir değişim olduğunu söyleyen Zorlu, Kanuni döneminde medreselerde okutulan kitaba göre ya da müderrisin aldığı maaşa göre bir hiyerarşik yapı oluşturulduğunun altını çizdi. Daru’l-hadis ve Daru’t-tıp adında iki yeni medrese yine Kanuni döneminde vücut buldu.

Zorlu, son bölümde Süleymaniye Külliyesi ve Süleymaniye Tıp Medresesi’ni ele aldı. Külliye’nin çok amaçlı bir yapı olduğunu ifade eden Hoca, burada küçük, büyük yaşta talebelerin tahsili için farklı bölümlerin olduğu, kütüphanenin bulunduğu, kimi talebeler için kalacak yerlerin de mevcut olduğu genişçe bir alanın hizmete sunulduğunu belirtti.

Kanuni’nin vaz ettiği yeni düzenlemeyle beraber Sahn-ı Seman (Fatih Medreseleri) seviyesinin üstüne altı seviye daha eklenmiş oldu. İbtida-i atmışlı, hareket-i atmışlı, musıle-i Süleymaniye, hamise-i Süleymaniye, Süleymaniye (evvel, sani, salis, rabi’) ve Daru’lhadis seviyeleri yeni eklenen seviyeler olarak tayin edildi. Tıp medresesi tabiri de ilk defa Kanuni döneminde hayat bulmuştur. Külliye içinde tıbbi işbölümüne bakıldığında daru’ş-şifa tıp pratiğinin yapıldığı yer iken, daru’t-tıp daha çok tıbbın teorik kısmının tedris edildiği yer şeklinde konumlandırılmıştır. Tabhane (hastaların nekahat döneminde kaldıkları yer) ve daru’l-akakir (eczane) de tıbbi aksamın mütemmimleridir.

Tıp medresesindeki müderrislik hekimbaşılığından bir derece aşağısında yer almaktadır. Medrese kadrosunda hekimbaşı ve müderris dışında sekiz danişmend, muid (asistan hekim), noktacı (devamiyeti kontrol eden kişi), ferraş (hizmetçi), bevvab (kapıcı), dışarıdan gelen stajyer tabipler bulunmaktadır. Eğitim olarak meşhur hekimlerin tıp kitapları okutulmakta, haftada iki gün tıbbi ve cerrahi eğitim teorik ve uygulamalı yapılmakta, anatomi ve ilaç dersleri verilmektedir. Okutulduğu düşünülen kitaplar arasında Ibn Sina’nın Kanun’u, İbn Nefs’in Mu’caz’ı, Ibn Baytar’ın Müfredat’ı, Hipokrat’ın Fusul’üne yapılan şerhler, Zehravi’nin Kitabu’t-Tasrif gibi kitaplar öne çıkmaktadır.

Tıp Medresesi hekimbaşını yetiştirmek, imparatorluktaki tüm tıp kurumlarına hekim ve cerrah sağlamak gibi fonksiyonları üstlenmiştir. Medresenin mezunlarının modern tıbbıyeyi kurdğunun altını çizen Zorlu, özellikle aynı zamanda müneccimbaşı da olan Osman Saib Efendi, Mustafa Behçed Efendi, Abdulhak Molla gibi isimlerin müderris olarak ön plana çıktıklarını belirtmiştir.

Bilinen en son müderris tayin yılı 1852-53’ten sonra Süleymaniye Tıp Medresesi yangın mağdurları için sığınak, doğum ve çocuk bakımevi gibi farklı amaçlarla kullanılmıştır. Günümüzde de kütüphane şeklinde tarihini yaşatmaktadır.

Bu ufuk açıcı konuşmalarından dolayı muhterem Hoca’mıza teşekkür ediyor, Allah’tan ilimlerini ziyadeleştirmesini niyaz ediyoruz.

süleymaniye B361n4dCcAAOf4C

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*