Sultan’ın Girişimcileri, Girişimcilerin Sultanı – Said Salih Kaymakçı

Değerlendiren:M. Fehim Paluluoğlu

Yüksek Lisans tezini Boğaziçi Üniversitesi Modern Türkiye Tarihi Atatürk Enstitüsü’nde Şevket Pamuk danışmanlığında tamamlayan Said Salih Kaymakçı İSAR Tez Sunumları’na misafir oldu. “Sultan’ın girişimcileri, Girişimcilerin Sultanı: Beratlı Avrupa Tüccarı ve 19. yy Osmanlı İmparatorluğu’nda Kurumsal Değişim (1835-1868)” başlıklı tezini Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde sarf ettiği yoğun mesaiyle güçlendiren Salih Kaymakçı on dokuzuncu yüzyılın ortalarında Osmanlı’da yaşanan iktisadi gelişmeleri kurumsal iktisat perspektifinden inceleyerek yakın dönem iktisadi tarihin önemli bir boyutu olan ticaret hukukundaki dönüşüm meselesine disiplinlerarası bir katkı sundu.

Kaymakçı’nın tezinde cevabını aradığı soru, Timur Kuran’ın Ortadoğu toplumlarının geri kalmışlığı ve İslam hukuku arasındaki ilişkiye dair iddiaları üzerinden şekillenmektedir. Kuran Ortadoğu’daki iktisadi “gelişmemişliğin” sebeplerini tahlil ederken merkeze şer’i hukuku almakta ve şer’i hukukun ekonomik kalkınma için gereken mülkiyet ve ticaret hakları çerçevesine sahip olmadığını; şeriatın katı/değişime dirençli yapısının bu çerçeveyi oluşturacak kurumsal ilerlemeye mani olduğunu ileri sürmektedir. Buna karşılık Avrupa’da uzun bir dönem boyunca gelişme süreci yaşayan ve gittikçe olgunlaşan bir kurumsal yapı olduğunu ve Osmanlı ile karşılaştırılmayacak düzeyde olan kalkınmışlığın bu kurumsal gelişmişlikten kaynaklandığını söylemektedir. Kaymakçı, Kuran’ın hukuki süreçlerin ticaret açısından yol açtığı olumsuzlukları dile getiren ilk kişi olmadığını belirterek ondan yüz otuz yıl kadar önce bu mesele üzerine çalışmaları olan Sabit Efendi’nin yaklaşımına değinmektedir. Sabit Efendi, sorun tespiti açısından Kuran’la benzer bir noktadadır, ancak soruna müsebbib olarak Şer’i hukukun tabiatındaki katılığı/değişime olan direnci görmemektedir. Sabit Efendi’ye göre şeriat, sıhhatli bir ticaretin yürütülmesi için gereken çerçeveye sahiptir, fakat uygulayıcı konumunda bulunan kadılar ile sayıları oldukça artan nâibler büyük oranda kifayetsiz kişiler olduğu için sorunların temelinde bu kişilerin kifayetsizliği ve aralarında oldukça yaygınlaşan çıkarcılık vardır.

Sabit Efendi ayrıca yazılı belgelere delil olarak itibar edilmemesini de eleştirmiştir. Sözlü şahitlik üzerine kurulu bir muhakeme sisteminin yol açtığı sıkıntılardan bahseden Sabit Efendi, insanların Şer’i hukuktan uzaklaşmasını ve anlaşmazlıklarını lonca vb. kurumlarda kendi aralarında çözmeye çalışmalarını buna bağlamıştır. Sabit Efendi’nin o dönemde yalancı şahit bularak başkasının malının gasp edilebildiğine dair ifadeleri de bulunmaktadır. Ancak bu konu araştırılmaya muhtaçtır; zira birçok ticari işlemin yazılı belgeler üzerinden yürütüldüğü de bilinmektedir.

Kuran, Ortadoğu ülkelerindeki ekonomik geriliğin istisnası olarak Osmanlı’da yaşayan gayr-i Müslimleri göstermiş ve onların ekonomik üstünlüğünü Avrupa kurumlarına olan erişimleri ile açıklamıştır. Erişimden söz ederken kastedilen sistem kapitülasyonlardır. Osmanlı’da bulunan Avrupalı tüccarlar, vatandaşı oldukları devletler ile Osmanlı Devleti arasındaki anlaşmalar sayesinde kendi devletlerinin hukukuna tabi olabilmiş ve bu sayede Osmanlı topraklarındaki standart hukuk yapısının dışına çıkabilmişlerdir. Bu yapının ticaret ve mülkiyet üzerindeki kısıtlamalarını aşabilmek ticari olarak kıyaslanamayacak bir üstünlük sağlamıştır. Daha sonra Avrupa Tüccarlığı isimli kurumun tesisine olanak sağlayacak bu sistem, kapitülasyon anlaşması yapılan ülke vatandaşlarının kendi ülke hukuklarına tabi olma hakları üzerinden işlemektedir. Yargılamaları kendi konsolosluklarında yapılabilmekte, dolayısıyla diğer birçok haklarıyla birlikte mülkiyet hakları da güvence altına alınmış olmaktadır. Ayrıca gümrük vergisi ve iç vergilerde de avantaj elde etmektedirler. Bu noktada Osmanlı tebaası için mülkiyet haklarının oldukça sınırlı olduğunu, özellikle on sekizinci yüzyılın ikinci yarısından itibaren varlıklı insanların mallarının öldüklerinde müsadere edildiğini ve varislerinin mahrum bırakıldığını hatırlatmakta fayda var.

Başlangıçta sadece kapitülasyonun verildiği ülke vatandaşlarının sahip olduğu bu statü on yedinci yüzyıldan itibaren Avrupalıların yanlarında çalışan Osmanlı tebaasından tercümanlara (dragoman) da sağlanmaya başlamıştır. On yedinci yüzyılda bu statüyü ifade eden beratlara sahip insan sayısında pek bir artış olmamıştır oysa on sekizinci yüzyılda bu beratların sağladığı avantajlar talebin oldukça artmasına ve bu alanda bir pazar oluşmasına sebep olmuştur. Osmanlı tebaasından birçok Gayr-ı Müslim, tercüman statüsü sağlayan beratlardan ücret mukabilinde satın almaya başlamışlardır. On dokuzuncu yüzyıla gelindiğinde ise Osmanlı tebaasından birçok Gayr-ı Müslim, bu beratların sağladığı statü sayesinde ticaret yapmaya başlamıştır.

Avrupa Tüccarı sistemi bu yabancı korumasına giren tebaa artışına bir cevap olarak geliştirilmiş ve daha önce kapitülasyonlarla tanınan haklar Avrupa Tüccarlığı ismiyle ihdas edilen sistem üzerinden Osmanlı tebaasından olan tüccarlara devlet tarafından sağlanmıştır. Bu haklar Avrupa Tüccarlarına bireysel özgürlüklere yönelik garantiler, mirasın muhafazası, gümrük vergilerinde sağlanan kolaylıklar ve uluslararası koruma gibi hem iç ticaret hem dış ticareti kolaylaştıracak bir statü sağlamıştır. Burada, oluşturulan statünün belirli bir kesimle sınırlı kaldığını da belirtmek gerek. Sonraları Müslüman tebaadan da bu sistemden yararlananlar olsa da sistem başlangıçta Gayr-ı Müslimlere yönelik oluşturulmuş ve sermaye büyük oranda onların elinde birikmiştir.

Kuran, bu sistemle kat edilen mesafeyi Avrupa kurumlarına erişimle açıklamakta, yani ona göre atılan adımlar Osmanlı kurumlarının gelişiminden çok ticaret erbabını bu kurumsal yapının zararlarından korumakla ilişkilidir, zira ona göre Şer’i hukuk kurumsal gelişime müsaade edecek bir esnekliğe sahip değildir. Kaymakçı ise oldukça emek verdiği arşiv çalışmalarına dayanarak o dönemdeki hukuki yapının özellikle ticaret hukukunda oldukça esnek boyutlarının olduğunu ileri sürmektedir. Bu bağlamda temel iktisadi kurumlar olarak gümrükler ve darphanelerde ticari anlaşmazlık davalarının görülmesi ve yine ticari davalarda kadıya denk bir statüde yetki verilen mübaşirlerin atanmaya başlanması bürokratik ve hukuki yapının gerekli görülen yerde esneyebildiğini gösteren önemli uygulamalardır.

Bütün bunlardan hareketle Osmanlı Devleti’nin son yüzyılındaki hukuki ve kurumsal dönüşüm hakkında Kaymakçı, Osmanlı yönetiminin bütüncül bir değişime gücü yetmese de ticaret erbabından gelen talepleri karşılıksız bırakmadığını, hukukta ve bürokraside gereken değişiklikleri sınırlı bir kesim için de olsa gerçekleştirdiğini öne sürmektedir. Zira yapılan icraatlar ve sağlanan kolaylıklar birlikte incelenince karşımıza çıkan, katı bir hukuk anlayışıyla değişime direnen, ihtiyaçları tespit edemeyen değil iktisadi kalkınmanın kurumsal temellerinin farkında olan bir Bâb-ı Âlî’dir.

sfs

 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*