ATLET VE ŞEHADET 15 Temmuz Gecesinden Artakalan

Yazan;M. Bedrettin TOPRAK 

Henüz on iki olmamıştı saat, fakat Cumhuriyet tarihinin en uzun gecele­rinden birine çoktan girmiştik.

Önce olmaz dediğimiz, sonra olamaz dediğimiz, en sonunda da “gerçekten tüm bunlar oldu mu” diyeceğimiz bir hadise ile karşı karşıyaydık.

Bir darbe girişimi olduğu anlaşıldık­tan sonra mescidde toplandık, kısa bir istişarenin ardından hazırlık yaptık (abdest) ve zaman kaybetmeden dışarı çıktık.

O sırada arayan annemdi:

+ Anne darbe oluyormuş, Boğaziçi Köprüsü’nü kapatmışlar, oraya yürüyo­ruz.

Birkaç saniye sessizlik ve sessizliği bö­len annemin tedirgin sesi:

– İçine atlet giydin mi yavrum?

Bir acayip soru, müşterek şaşkınlık, de­rin suskunluk, anne duası, kapanış…

Annemin eski acılardan bildikleri var­dı. Ama bunları aklına getirmek dahi istemeyip olabilecek en kötü şeyin üşüt­mem olduğuna indirgiyordu korkusu­nu. Yahut havsalasına sığmıyordu bu toprakların evlatlarına bu kadar kötü davranılabileceği. “Annelerin ideoloji­leri yoktur, merhametleri vardır” dediği gibi şairin, ideolojisiz ve aldanışsız mer­hametleri örtecekti o gece buz tutan ül­kenin üzerini.

Benimse bildiğim bir şey yoktu. Ne si­lah tutmuş ne de tank görmüş bir ku­şaktık. “28 Şubat’ı bile bilmez bunlar” ithamının muhatabı çocuklardık.

Gecenin içinde ne vardı kestiremiyor­duk, ama sonunda ya onur ya utanç kalacaktı, bu kesindi.

Altunizade’ye vardığımızda, çoktan bir kalabalık oluşmuş durumdaydı. Kimi ailesiyle, çoğu terlikleriyle ve tamamı samimiyetiyle gelmiş sade vatandaş se­liydi yollar.

Bilinmezlik gerginliği, şaşkınlık öfkeyi artırıyordu. Bir millet, kendine ihanet edenlerle yüzleşmek üzereydi. Ne olu­yor sorusuna “ulan” ekleniyordu ara ara.

Cevabı, homurtulu bir tanktan baş gös­teren bir üniformalı veriyordu kalaba­lığa, konuşan ise tetiğine basmaktan içtinab etmediği uzun namlulu silahıy­dı. Kurşunların üzerimize geldiği o şok anında fark etmiştik ki, tarihimizin en karanlık gecelerinden birinin tam orta­sındaydık.

Sonrası mâlum…Geceyi yaran mer­miler, F-16 sonik patlamaları, tanklar, toplar, gözyaşı ve nefret nöbetleri refa­katinde sabaha kadar süren hengâme…

(Önemsiz not: bu yazı, 15 Temmuz’a dair bir analiz veya bilgilendirme maksadı taşıma­maktadır, öyle olsaydı ihtisar edilemezdi.)

Bin yıl süren gece, nihayet aydınlanı­yorken son %1’lik şarjımızla aldığımız haberler “başaramadıklarını” teyit ediyordu. Bilançonun ağırlığını ise ha­ber akışına tekrar kavuşunca fark ede­cektik. İnsanlarımızın parçalandığını, annelerimizin hunharca katledildiğini ağlayarak seyredecektik ertesi gün.

Kendi yaşadıklarımız, sonradan gör­düklerimizin vahameti karşısında öne­mini yitirmişti. Büyük kahramanlıklar, bizim küçük hikâyemizi iyice silikleştir­mişti. Yine de onlarla aynı safta bulun­mak onur için bize yetecekti. Hayatta kalmış olmamız, şehadet karşısında utanca tebdil olmuştu artık. Yine de aziz bir millete mensup olmak, hayat mücadelemizi diri tutmaya yetecekti.

Bir geceye ne sığabilirdi? Hiç geçmeye­cek acılar, haftalarca sürecek uykusuz­luklar, rutin sinir boşalmaları, ağlayış­lar, bekleyişler. Sayısız kahramanlıklar, kırılmalar, dirilmeler, inanış ve uyanış.

Dilin imkânları dâhilinde anlatması mümkün görünmeyen 15 Temmuz Darbe Girişimini iki kelimeyle özetliyo­rum ben: Atlet ve şehadet.

O gece orada olan ve köprüye yürüyen­ler farklı gelir gruplarından ve farklı dünya görüşünden insanlardı. Ortak yönleri ise, hiçbirinin hiçbir hazırlık yapmadan, iradelerine ve vatanları­na sahip çıkma gayesiyle “tıkanıklığı” açma izzetinde buluşmuş olmalarıydı. Para çekmeye veya markete gitme ay­mazlığı şöyle dursun, atletinin üzerine bir tişört giyme hazırlığı dahi yapma­mış adamlar oradaydı o gece. Hepimiz oradaydık ve orası halkın ta kendisiydi. Ve bu manzara, annemin tuhaf bul­duğum sorusunu son derece anlamlı kılmıştı artık, o gecenin modası saf­lık, masumiyet ve samimiyetti.

Ve şehadet; gündelik işlerimiz ara­sına geceyi titreterek gelen ve sade vatandaşın derecesini Peygamber komşuluğuna yükselten bir imtiyaz. Korkaklıkta ar, ilerlemekte şeref ol­duğunu yeniden tarihin duvarına ça­kan bir çivi ya da.

15 Temmuz, bir yönüyle sarılama­yacak yaralar açtı hepimizde; başka bir yönüyle ise geriye sarılamayacak bir kasetin “play” butonu oldu biz gençlerde. Uydurma dikotomilerle hasar verilmiş özgüvenlerimize necip bir ruhu hatırlattı bu musibet. Yaz programına konan 06:00 ek dersini de sayarsak, yoğun ama yorulmayan, çalışan ama nümayiş ummayan, dik duran ama hamaset yapmayan insan­lar olmaya yeniden sarıldık.

Atletiyle tank kullanan amca kadar samimi, anne duası kadar saf, millet kadar aziz, şehadet kadar âli idi za­man. Ve şehitlerimize rahmet, bizlere gayret düştü o geceden.

1 yorum

  1. Atletiyle tank kullanan amca kadar samimi, anne duası kadar saf, millet kadar aziz, şehadet kadar âli idi za­man. Ve şehitlerimize rahmet, bizlere gayret düştü o geceden.

    Samimiyet ille de ille samimiyet

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*