Gana Rıhlesi

Değerlendiren;Kaan Burak ARIKAN

Bu programdan bahsederken gezi kelimesini değil rıhle kelimesini kullanmamız istenmişti. Zira bence de önemli bir noktaydı bu. Çünkü kullandığımız kelimenin, o mefhumu ve çağrışımları ile beraber o mefhuma bakışımızı etkilediğini düşünüyorum. Bizim rıhlemizin hikayesi de İSAR’dan gelen bir e-mail ile başladı. Gidip gitmeme konusunda daha önce gitmiş olan ağabeylerimizle olan istişareler ve rıhle kelimesinin de isabetli seçimi neticesinde gitmeden önce oraya ne için gitmemiz gerektiği ve bu rıhleden elde edebileceklerimiz konusunda bir önkanı oluştu bizde. Havalimanına vardığımızda tahayyül ettiğimiz üzere Avrupa ve Amerika’daki havalimanlarına göre daha düşük standartlardaki fiziksel koşullarla karşılaştık. Ancak orada görevli bulunan ağabeylerin belirttiği üzere Gana ve özellikle bizim ilk durağımız olan başkent Akra diğer Afrika ülke ve şehirlerine göre refah seviyesi bakımından daha ilerideydi. Aynı zaman da fiyatlar bakımından genel manada ucuz da değildi. Bu bakımdan havalimanından konaklayacağımız yer olan Hüdayi Vakfı tarafından Sultanahmet Camii örnek alınarak inşa edilen cami ve külliye inşaatına doğru ilerlerken gayet lüks araçlara ve binalara rastlamak mümkündü. Külliyenin kapısında bizi orada oynayan çocuklar karşıladı ve orada bulunacağımız iki hafta içinde sıkça duyacağımız üzere bize hitap etme biçimi olarak kullandıkları “obroni” (beyaz adam) kelimesini de ilk defa duymuş olduk. Akra’da bulunduğumuz süre içerisinde bir gün, Müslüman mahallesindeki bir cami-okul şeklindeki bir yere iftar için yemek götürdük. Oradaki ilk yardım faaliyetimiz olması hasebiyle heyecanlı bir şekilde yemekleri araçlardan indirip yerleştirmekte ve devamında çocuklara şeker-balon verip beraber fotoğraf çektirmekteydik. İftar saatinin yaklaşmasıyla beraber herkes softadaki yerlerini almıştı. Ezanın okunması ile birlikte bizimle beraber diğer çocukların da iftara başlamasını beklerken ezanla beraber çocukların bir anda ayaklanarak paket içerisindeki yemekleri aileleri ile paylaşmak üzere eve götürmelerine şahit olduk. İşte o an, koca cami içerisinde bulunan bizim grup ve kalan birkaç çocukla beraber iftar yaparken bazı şeylerin farkına vardık. Zira bazı arkadaşların yemek kültürünün farklı olması hasebiyle tam olarak bitiremediği yemekleri, dışarıda meraklı gözlerle izleyen ablalardan bazıları biz sofrayı toplarken gelip almışlardı. Akra ile ilgili bir önemli nokta da neredeyse bütün arabalarda rastlanabilecek ABD, İngiltere ve bazen de İsrail bayraklarıydı. Çok açık bir Batı hayranlığı olan bu kişilere neden bu bayrakları taşıdıklarını sorunca da dekorasyon gibi cevaplar alıyorduk. Köle kaleleri gibi mazideki zulmün açık somut örnekleri hala ayaktayken halka bu şekilde hayranlık aşılanabilmesi gariptir. Daha garip olanı ise Avrupa gençliğinin bazı ülkelerde yarıdan fazlası ateist iken Hristiyan Avrupa yerine bu topraklarda hala ısrarla yürütülen misyonerlik faaliyetleri. Zira pek çok sokakta yanlarında kocaman bir hoparlör bulunduğu halde ellerinde mikrofonla sokakta yürüyen insanlara vaaz veren Hristiyan vaizlere rastlanabiliyor. Aynı zamanda Hristiyan yardım kuruluşlarının inşa ettiği kiliselerde yardım karşılığı yapılan dinî programlar da mevcut.

Kumasi’de bir camide teravih namazında yaşadıklarımız ise neden oraya gidilmesi gerektiğinin özeti niteliğindeydi. Zira camiye giren 6-7 “obroni” olarak direk dikkatleri üzerimize çekmiştik. Namaz bittikten sonra da camii imamı bizi yanına çağırdı ve cami cemaatine hitap etmemizi istedi. İngilizce konuşma oranının yüksek olduğu ve neredeyse bütün tabelaların İngilizce olduğu bu ülkede, cemaat içinde de tabii ki tercümanı kolayca bulduk. Obroni Müslümanlar olarak oradaki Müslümanlara söylediklerimiz ve onların müspet tepkisi gayet duygusal anlar yaşamamıza neden oldu. Buraya İslam’ı getiren öncülerin izinde gelip bu kardeşliği taze lemenin de gurur ve sevincini yaşadık.

Yine bir iftar esnasında Kumasi’de bir köyde yaşadıklarımız ise neden daha fazla gidilmesinin özeti niteliğindeydi. İftar için köyün camisi hazırlanmıştı. Ancak sanıyorum yemeğin yetersiz olması nedeniyle ya da yanlış hesaplamadan dolayı bir sıkıntı vardı. İftarla beraber caminin iki kapısında yaşanan izdiham ve imamın bağırarak durumu kontrol etmeye çalışmasına şahit olduk. Caminin pencerelerinden dahi içeriye girmeye çalışıyorlardı. Müslümanların orada içinde bulunduğu bu durumdan hepimizin ibret alması gerekenler var sanırım. Tamale’de bir köydeki bir yetimhaneye de Türkiye’den ayakkabı getirmiştik. Oradaki okulun müdürü de çocukları göğüsleri hizasında iki ellerini avuçları yukarıya bakacak şekilde birleştirerek ve üzerinde söz konusu ayakkabılar olduğu halde tam bir nizam içerisinde dizmiş ve fotoğraf çektirmişti. Hatta kendi akıllı telefonundan da çektirmişti yanlış hatırlamıyorsam. Çocukların ellerinde bu şekilde ayakkabılar ile duruşu da oradaki yardım organizasyonlarının nasıl bir şekil aldığını gözler önüne sermekteydi. Ancak yine de çocukların bir balon ve şekerle mutlu olduklarını görmek güzeldi. Tamale’de bir başka köyde sağır ve dilsizler okulunda ise yine bir iftar için bulunuyorduk. Köyün camisinin içerisinde uçuşan fazla sayıda farklı türde böcek vardı. Beraber saf tuttuğumuz bu çocukların misafirleri namaz kılarken rahatsız olmasın diye bu böcekleri önlerinden almaya çabalamasına şahit olmak da bizim açımızdan tarifi zor bir durumdu. Bu rıhle süresince tanıştığımız ve bizimle ilgilenen, ülkesinden uzakta vakıf hizmeti için orada bulunanların her birinden Allah razı olsun. İnşallah külliyenin inşaatının tez zamanda tamamlanmasıyla beraber bu faaliyetler bizzat vakıf tarafından yapılarak kontrol altına alınır.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*