İSAR Genel Koordinatörü Mürteza Bedir ile Modernite ve Gelenek Üzerine Bir Söyleşi

Değerlendiren;Hüseyin Sağlam

Öncelikle yoğun çalışma programınız arasında söy­leşi teklifimizi kabul ettiği­niz için teşekkür ederiz. Modernite ve gelenek…Gü­nümüz ilim dünyasında çokça konuşulup tartışılan iki fe­nomenden bahsediyoruz. Bu bağlamda ilahiyat fakülteleri de gelenek ve modernite me­selesinde oldukça önemli bir yerde duruyor. Bu sebepten ötürü bugün sizinle bu konu üzerine konuşmak istedik.Gelenek ve modernitenin sizde­ki karşığının ne olduğu sorusu ile başlayabiliriz konuşmaya.  

Evet, gelenek ve modernite tanımları… Herkesin bir gelenek ve modernite tanı­mı vardır. Bunun sosyal bilimler açısın­dan çok çeşitli tanımları yapılmıştır. Ka­naatimce öncelikle meseleyi gelenek ve modernite karşıtlığı halinde vaz etme­nin doğru olup olmadığına da bakmak gerek. Ama herhalde burada kastedilen şu: Dünya 19. yüzyıl öncesi ve sonrası olmak üzere iki farklı süreç olarak algı­lanıyor, görülüyor. Gelenek denince -en azından bizim sahamız olan bilgi, birikim alanında- 19. yüzyıl öncesi bilgi anlayışı kastediliyor. Modernite denince ise 19. yüzyıl sonrası oluşan ve onun arkasından gelen bilgi anlayışı kastediliyor. Herhalde en temel tanımlaması bu olur. Biraz daha ayrıntısına girdiğimizde 19. yüz­yılda dünyanın çok farklı biçimlerde oluştuğunu görü­yoruz. Hemen hemen her konuda dünya inanılmaz bir değişim geçiriyor. Dünyanın belki de tarihi boyunca gördüğü değişimlerin tümü kadar değişim sadece 19. yüzyılda meydana geliyor. Tarihçiler, özellikle de ta­rih öncesi dönemlerden tarihin başlangıcına kadarki süreci anlatan tarihçiler, insanlığın önemli birtakım evrelerden geçerek bilgi ve dünyayı algılamaya baş­ladıklarını söylerler. Mesela tarım hayatına geçmek bunlardan biridir. Bu geçişin dünyayı algılama biçi­mini radikal bir şekilde değiştirdiğini söylerler. Bunun yanında tarih boyunca toplumlar ve genelde bütün bir dünya çok farklı değişimler geçirmiştir. Ancak 19. yüzyıldaki kırılma, enteresan bir biçimde dünyayı al­gılamamızı öylesine köklü bir değişime uğratmıştır ki ahlâk, hukuk, insan, kadın-erkek ilişkileri, toplumsal yapılanma gibi bizzat içinde olduğumuz her yapı bü­yük ölçüde bu değişimin etkisi altında kalmıştır. Bu­nun yanında bilimin ve teknolojinin getirdiği ve daha önce tasavvur edilemeyen şeylerin sıradan bir şekilde ulaşılır hale gelmesi ile dünyayı çok farklı bir şekilde algılamaya başladık. Herhalde modernite ile de kasıt bu olmalı. Yeni bir algılama var burada. Geleneksel al­gılamadan çok keskin ayrılışlar ve kopuşlar var birçok alanda. Herhalde budur.

Peki bu kopuş nasıl gerçekleşti?

Kopuşun hikâyesi uzun tabi. Bir de her kültür bu ge­lişmeleri farklı bir şekilde yaşadı. Önce Batı’da yaşa­nıyor bu gelişmeler. Batı’da da önce Kuzey Avrupa ülkelerinde ortaya çıkarak sonrasında bütün Avru­pa’ya yayılıyor. Avrupa’nın dünya çapında siyasî ha­kimiyet kurmaya çalıştığı ve sömürge faaliyetlerini bütün dünyaya yaydığı dönemde, yani 19. yüzyılda ise bütün dünyaya yayıl­dı. Özelde İslam dünyasıyla ilgili çok somut bir örnek üzerinden, Osmanlı Devleti üzerinden gidersek, bizim bu toprakların tarihi açısından kopuşumu­zun önce Batı’yla olan ilişkilerin siyasî, askerî ve iktisadî düzlemlerde kötüye gitmesi ile Osmanlı’nın aleyhinde bir gelişme olarak karşımıza çıktığını ve bu gelişmelerin de Osmanlı aydınını ıslahat arayışına doğru ittiğini görü­rüz. Bu ıslahat arayışlarının aslında büyük kopuşun hazırlıkları olduğunu sonradan algılıyoruz. Nitekim 19. yüz­yılın ikinci çeyreğinden itibaren büyük değişimler yaşanmaya başlıyor. Devlet kurumu ve toplumsal kurumlar yeni­den yapılandırılıyor. Kısaca “nizam-ı kadim”den “nizam-ı cedid”e geçiliyor. Bunun eğitim, hukuk, sanat, edebiyat, kültür dünyası ile ahlâk anlayışındaki sonuçlarını ise 19. yüzyılın sonlarında görüyoruz. Mesela Osmanlı’nın içinde yer aldığı İslamî bilgi anlayışı, medrese ve tekkeler üzerinden inşa ediliyordu. Bunlar üzerinden ifade edilen bir yapı söz konusuyken yeni bir bilgi anlayışı­nı getiren yeni bir okullaşma, devletin yeni kadrolarındaki bürokrat ihtiyacını karşılamak ve yeni insan tipini yetiştir­mek üzere geliştirdiği yeni bir eğitim modeli var. Bu ise tamamen Batılı eği­tim sistemi örnek alınarak yapılıyor ve evvela bir ikilem olarak başlıyor. İkililik ortaya çıkıyor, yani eğitimde, edebiyat­ta, sanatta, kültürde ve hemen hemen her alanda iki farklı aydın tipi ortaya çıkıyor ve geleneksel olan, yani İslam kültürünün içinden gelen medrese ve tekke kökenli âlim gittikçe zemin kay­bediyor. Onların kurumları da büyük ölçüde dejenere oluyor ve sonunda medreselerin ve tekkelerin kapandığı bir süreçle, birisinin “zaferiyle” sonuç­lanıyor mesele. Kopuşun çok köklü ve ayrıntılı bir tarihi var. Onlara girmek çok uzun olur.

Kopuştan bahsederken aynı zaman­da yeniden bir irtibat kurmaktan da bahsedebilir miyiz sizce?

Eğitim alanında kopuşun çok daha de­rin tesirleri var. Yani öyle kolayca bir irtibat kurmanın mümkün olduğunu sanmıyorum. Çünkü kopuş iki düzeyde gerçekleşti: Birincisi teorik ve zihinsel düzeyde, ikincisi ise kurumsal düzeyde oldu. Kurumsal düzeyde gerçekleşen kopuş, mesela klasik dönemdeki bir kurumu kapatıp yenisini açmakla ve belki de sonrasında geleneksel kuru­mun yeni bir formunu geliştirmekle bir şekilde telafi edilebilir. Bu daha basit ve kolay bir şey. Ancak bence çok daha derin olanı zihindeki kopuştur, teorik kopuştur. Zihindeki kopuştan kastım da şu: Müslümanlar, gelenek-moderni­te gerilimine girdiklerinde, dünyadaki bütün gelenek-modernite çatışmasına maruz kalan örneklerde olduğu gibi, gelenekten gelenin geri ve kötü olduğu, modern ve yeni olanın ise iyi, düzgün ve daha olumlu çağrışımlar yaptığı bir anlayışa yöneldiler. Hemen hemen her modernite-gelenek gerilimi yaşayan toplumda vardır bu. Yani gelenekten gelen geridir, yeni olansa ileridir anla­yışı. Bu zihinsel bir kopuştur. Bunun somut sonucu şudur: Geleneğin en son merhalesi olan 18. yüzyılda İslamî bilgi­yi karakterize eden her ne varsa bunla­rın hepsi kötü, onun yerine gelense iyi olarak tanımlanmaya başlanıyor. Me­seleyi somutlaştırarak şöyle bir örnek verebilirim: Herhangi bir Müslüman şehrine 18. yüzyılda gittiğinizde bilgiyi tanımlama bakımından şunları görür­sünüz: Kelâm/felsefe alanlarında İs­lamî medeniyetin belli bir birikimi var­dır; bu, Eş‘arîlik/Mâtürîdîlik biçiminde ortaya çıkar. Fıkıh alanındaki birikim 4 mezhep görünümüyle ortaya çıkar. Ta­savvuf alanında ise hem nazarî tasav­vuf geleneği güçlü bir biçimde devam etmekte, hem de pratik manada tarikat­lar aracılığıyla bir âdâb ve yaşayış usû­lü devam etmektedir. Hemen hemen hangi Müslüman şehrine gitseniz gerek medresesinde gerekse tekkesinde bun­ları görürsünüz. Söylediğim bu üç alan­daki kopuşsa şöyle ortaya çıktı: Kelâm sahasında geleneksel kelâm ve özellikle baskın olan Eş‘arî kelâmı, kadercilikle itham edilerek kötülüğün kaynağı ola­rak yorumlandı. İnsanın özgürlüğüne vurguda bulunan yeni anlayışsa olumlu olarak görüldü. Dolayısıyla tarihte de Mu‘tezile iyidir dendi. Biz bugün neye iyi diyorsak geçmişte de ona benzediği­ni düşündüğümüz şeye iyi demek gibi yeni bir anlayış üretiyoruz. Öte yandan Eş‘arîlik ise geleneksel olanı, dolayısıyla kaderci olanı, en nihayetinde kötü olanı temsil ediyor gibi algılanmaya başladı. Fıkıhta içtihat etmek yenilik olarak vaz edildi. Dolayısıyla içtihada referans yapan metinler seçilerek onlara vurgu yapan bir anlayış öne çıkarıldı. Fıkhın geleneksel olarak 4 mezhep temelinde kurumsallaşan yapısı ise taklit ve ta­assup denilerek kötülendi. Tasavvufta ise birtakım kötü uygulama ve örnek­lere bakılarak İslam’ın ruhunu temsil eden ve dindarlığın kurumsallaşması­na önemli katkılarda bulunan, aynı za­manda İslamî kimliğin estetik formlar­da tezahür etmesine vesile olan, şiirden mûsikîye, edebiyattan el sanatlarına ka­dar çok çeşitli sahalara katkılarda bu­lunan manevî yapılar ise tembellerin, hurafelerin merkezi olmakla itham edi­lerek kötü kategorisine indirildi. Buna karşılık “yeni dindarlık anlayışı” da onun karşısına ikame edildi. Bu şekilde hurafelerden arınma, içtihada yönelme, daha özgürlükçü, liberal anlayışı savun­ma şeklinde yeni bir anlayışa geçildi. İşte zihinsel kopuş dediğim budur. Bu ikinci kopuşun, yani zihinsel kopuşun tamir edilmesiyse çok daha zor bir şey gibi geliyor bana.

Zihinsel kopuş sonrasında, az evvel bahsettiğim üç alanın yeniden kuruldu­ğunu görüyoruz. Dolayısıyla yeni plat­formlar oluşturuldu. Geleneksel olan, yöntemiyle birlikte kötülenip devre dışı bırakılırken bunun yerine onları ika­me etmek üzere yeni kurumlar açıldı. İlahiyat fakülteleri de Türkiye’de söz konusu yapıların yerine ikame edilen kurumlardan biridir.

Esasında bütün İslam dünyasında da bu bahsettiğim sürecin yaşandığını görüyoruz. Medreseler kendi hallerine bırakılıp onun yerine üniversite deni­len yeni bir platformda “Dirâsâtu’l-İs­lâmiyye”, “Usûlu’d-Dîn” gibi adlarla yeni bölümler kuruldu. Buralarda bu dediğim yeni anlayış yürürlüğe kondu ve bütün İslamî ilimler, ders kitapları olarak buralarda yeniden yazıldı. İla­hiyat fakültelerini de bu değişimin bir ürünü olarak görmek gerek. Burada çok önemli bir gözlemi aktarmak isti­yorum: İlahiyat fakülteleri medresenin içeriğine sahip olma iddiasındalar ama garip ve paradoksal bir durum da var ortada. Klasik İslam medeniyetinde medrese, hangi alanda olursa olsun bütün entelektüellerin eğitim aldığı bir yer iken bugün ilahiyat fakülteleri bu­nunla aynı konumda değildir. Uzman­lıkların çok daha çeşitlenerek arttığı bir dönemde modern üniversite ilahiyatın yerini aldı. İlahiyat fakültesi önce o üniversitenin kenarında bir yere iliş­ti ve bir bölüm olarak varlık kazandı. Dolayısıyla medresenin devamı olarak görülemez ilahiyat fakültesi. Ama bu yapı bir yandan da medresede olan her şeyi içermek de istiyor. Bu da tabi ilginç çelişkiler ortaya çıkarıyor. Ortaya çıkar­dığı bir sonuç şu: Din alanı entelektüel­ler için sınırlandı. Artık dinî ve dinî ol­mayan şeklinde bir ikilem ortaya çıktı. Halbuki ondan önceki sistemde böyle bir ayrım yoktu. Bu, ilahiyat fakültesi ve onun ilgilendiği alanlar için ciddi bir problem. Çünkü bir toplumun, medeni­yetin, devletin elitlerinin eğitim aldığı kurumlar dinden arındırılıp sadece ila­hiyata gidenlerin dinle ilgilenmesi gibi bir durum ortaya çıktı. Biz de tabi ilahi­yat fakültelerinin bu konumunun içeri­sinde yol bulmaya çalışıyoruz. Aslında ilahiyat fakültesi bir taraftan ilahiyatın diğer taraftansa medresenin devamı. Medreselerin devamı olduğu için her alanda konuşmak istiyor ama üniversi­te ona sadece belli bir alanda konuşma hakkı veriyor. Böyle bir ikilem yaşıyor ilahiyat fakültesi ve bu sebeple de en azından sosyal ve beşerî bilimler ala­nındaki bütün branşları kendi içinde üretiyor. Böyle bir durumla karşı kar­şıyayız.

Bir diğer mesele olarak, medrese geleneğinden çıkıp sonrasında ilahi­yat fakültelerine gelen hocalarımız var. Bu hocalarımız almış oldukları temel üzerinden öğrencilerini eğitir­ken diğer tarafta ise bu gelenek için­den gelmeyip tamamen yeni sistem içerisinde yetişen hocalarımız var ve onlar da aldıkları bu temele göre dersler vermekteler. İki hoca profili de derslerinde farklı bir sisteme göre ilerliyor görünmekte. Bu ise doğal olarak öğrencinin karşısına büyük bir problem olarak çıkıyor. Böyle bir durumda öğrencilerin yapması gere­ken şey nedir sizce?

Bu soruya somut bir cevap vermek mümkün değil, ama durumu şöyle to­parlamak, özetlemek mümkün olabilir: Aslında bir yöntem farklılaşmasından bahsediyor soru, yani aslında iki yön­tem çarpışıyor ilahiyat fakültesinde. Bir kere bu zihinsel kopuşun getirdiği yeni durum, yeni din öğretimi, bizde 1920’le­rin sonunda, 1933 eğitim reformuyla zaten tamamen kapatılan ilahiyat fa­kültelerinde devre dışı bırakıldığı için bizde gelişme durdu. Çünkü Tanzimat sonrasında çok ciddi arayışlar, öneriler ortaya çıkmıştı, fakat onlar bir dönem kesintiye uğradı. Fakat özellikle Mısır olmak üzere diğer İslam ülkelerinde bu durum devam etti. Ezher’in öncülüğün­deki yapılanma, bütün İslamî ilimleri, ders kitapları halinde yeniden yazdı. Eski eğitim sistemi ile yeni eğitim siste­mini temelde ayıran bir şey var ki o da biraz önce bahsettiğim o zihinsel kopuş, yani eski yöntem kötüdür yeni yöntem iyidir bakışı. Buna ilave olarak şöyle bir şey de var orada: Eski anlayışta ilim­ler, kitaplar üzerinden anlatılıyordu. Yeni durumda ise seminer/muhadara/ lecture dediğimiz bir tarzda öğretiliyor. Yani hoca geliyor bir konuyu seminer şeklinde öğrencileriyle tartışarak ya da kendisi anlatarak işliyor. Eski sistemde böyle olmasının bir sebebi var tabii ki. Eski sistem daha çok el yazması kültü­rünün hâkim olduğu yerlerde olduğu için kitaptan gitmek orada öğrencile­re daha emin bir platform sunuyordu. Fakat matbaanın gelmesiyle birlikte modern dönemde, modern eğitim sis­teminin üniversite sistemindeki ders sistemine geçmesi yeni bir tarz oluş­turdu. Bu, yöntemle ilgili bir durum. Bir de bu yönteme göre yetişen, eski  sisteme göre yetişip yeni sisteme ayak uyduran hocalar da oldu. Eski sistemi hiç görmeden yeni sisteme göre eğitim alanlar da oldu ve bu hâlâ devam edi­yor. Bu, bir gerilime neden oluyor, çün­kü eski sistemin kendine göre bir bilgi oluşturma, bilgiyi yorumlama süreci vardı. Uzun bir âlet ilimleri eğitim dö­neminin ardından ‘âlî ilimler (yüksek ilimler) şeklinde bütünlükçü bir oku­ma yapılıyordu. Ama yeni sistem çok farklı unsurlarla beraber, özellikle dil ve araçlar kısmını, âlet ilimleri kısmını daha az önemsedi. Onun yerine daha çok konuya odaklanan bir tasavvur inşa etti. Bu da doğal olarak şöyle bir gerilime neden oldu: Âlet ilimlerinde iyi bir eğitim alıp da aynı zamanda fik­rî düzeyde kendisini geliştirenler biraz daha ileri çıkmış oluyor. Diğer taraftan âlet ilimlerinde hiçbir arka plana sahip olmadan sadece üniversitedeki ders an­latımıyla bilgiyi alanlar biraz yüzeyde kalabiliyor. Bir kısım da âlet ilimler sis­temine göre yetişmiş, ancak modernle hiç uyum sağlayamıyor. Dolayısıyla bu üç grup da aslında ilahiyat fakültelerin­de bir şekilde var oluyor ve öğrenci bir şekilde bunların tümüyle karşılaşmış oluyor. Ben öğrencilerin zamanla bu akış içerisinde bir şekilde yolunu bula­cağını zannediyorum. Ben bu durumu olumlu karşılıyorum, çünkü biz ciddi bir kopuş yaşadık ve bu kopuşun ar­dından yeniden inşa süreci, çok farklı fikirlerin ortaya çıkmasını ve bu farklı fikirlerin de canlı bir şekilde tartışılma­sını gerektiriyor. Bunu yapmadan yeni bir şeye ulaşmamız mümkün değil. Bir kere hiçbir sistem kalkıp da şunu iddia edemez: Ben, geçmiştekini aynı şekilde alayım ve bugün uygulayayım. Bir kere böyle bir şey mümkün değildir. Ama geçmiş birikimin üzerinden yeniyi inşa etme süreci devam ediyor ve edecektir. Burada da ilahiyat fakülteleri dışında bize en iyi imkân verecek başka bir yol göremiyorum. Ama özellikle de gele­neksel bilgi alanındaki eksikler gideri­lerek bunu sağlayabiliriz diye düşünü­yorum.

Şöyle bir algıdan da söz etmek müm­kün: İlahiyat fakülteleri modernist bir bakış açısıyla inşa edildi ve verdi­ği eğitim de modernist bir bakış açı­sına sahip. Tabi bu algıya sahip olan kişiler de ya hiç ilahiyat fakülteleri­ne uğramadan medresede okuyarak İslamî ilimler tahsilini yerine getiri­yor ya da bir yandan ilahiyat fakül­telerine gelirlerken diğer yandan da bir medresede eğitimlerine devam ediyor. Sizce bu noktada olması ge­reken nedir?

Ben aslında ilahiyat fakültelerinin yeni kurumlar olduğunu ve yeni bilgi anlayışı üzerine kurulduğu gerçeğini kabul ediyorum. Evet, doğrudur. Yeni­den ders kitapları yazıldı, eski kitaplar üzerinden, bunların hakkını vererek yeni kitaplar yazılmadı. Yeni yazım ne kadar başarılıydı sorusu ayrı bir konu ama yeni durum, yeni fikirlerin ortaya çıkmasına neden oldu. Bunda bir garip­lik yok, yeni fikirlerin ortaya çıkması bir taraftan da aslında evrensel bir du­rumdur. Esasında bugün geleneksel eği­tim alanlar da ilahiyat fakültelerinde­kilerden çok da farklı düşünmüyorlar, ama bunun farkında değiller. Aslında modernitenin getirdiği bir problemle karşı karşıyayız biz. Yani biz geleneksel ilimleri okuyunca zihnimiz de ona göre şekillendi zannediyoruz, ama çok emin olmayalım bundan. Ben bir taraftan da ilahiyat fakültelerinin o modernist yak­laşımlar, garip fikirlerle dolu olduğu fikrini de abartılı buluyorum. Çünkü çoğunluğu böyle değil. Böyle olanlar var, ama onlar çok uç ve aykırı fikirler söyledikleri için sansasyon yaratıyor ve bundan dolayı öyle bir görüntü ortaya çıkıyor. Diyelim ki orada yirmi kişi var, ama bir tanesi sansasyon yapıyor. Ne­ticedeyse kurumlardaki herkesin böyle fikirlere sahip olduğu düşünülüyor, ama aslında burada olan sadece bir kişi. Bunu böyle düşünmek lazım. Bunun dı­şında zihinsel kopuşun yaşandığı yeni dönemde dini algılama meselesinin, eğitimini sadece ilahiyat fakültelerinde değil, aynı zamanda ilahiyat dışında, medrese dediğimiz alanlarda tahsil edenlerin de aynı problemle karşı karşı­ya olduklarını düşünüyorum. Onlar da aslında yeni bir bakış açısına sahipler. Biraz önce anlattığım; kelâmda, fıkıh­ta, tasavvuftaki 18. yüzyıl zihniyetine sahip değiller. Onlar da bunu aslında büyük ölçüde terk etmiş durumdalar, sadece farkında değiller. Çok basit bir örnek vereyim, ben doğuya gittiğimde fakülteleri ziyaret ettiğim kadar med­reselere de gidiyorum. Orada uzun yıl­lar gördüğüm bir durum var, o da şu: Medreselerin en temel kitaplarından biri olan Şerhu’l-Akâ’id, çok zor geldiği için bırakıldı, terk edildi. Okunmuyor artık. Onun yerine daha selefî-meşrep akîde kitaplarına yönelmiş durumda medreseler. Dolayısıyla bu yeni durum­dan onlar da etkilenmiş görünüyorlar, ama farkında değiller.

İlahiyat fakültelerinde çoğunlukta olan kısım modernist olanlar değil dediniz ama aslında gösterilen tam tersi şeklinde. Peki gelenek savunusu ortadan kalkarsa bu ileride nasıl bir duruma sebebiyet vermiş olur?

Müslümanların çok zengin bir İslamî entelektüel birikimi var. Yüksek din öğretimimiz ne Türkiye’de ne de İslam dünyasında bu entelektüel mirası kul­lanan ve onun üzerinden bilgi üreten, geliştiren, yeni fikirler ortaya çıkaran bir yaklaşıma sahip değil. Herkes işin kolayına kaçıyor; ben Kur’ân’ı oku­yarak, hadisi okuyarak ya da bir usûl kitabı okuyarak yeni bir fikir ortaya atayım diyor. Gelgelelim tefsirde bir Ebu’s-su‘ûd’un mantıksal tutarlılığına, kelâmda bir Taftazânî’nin iç tutarlılığı ve iç derinliğine ya da fıkıhta bir İbn Abidin’in entelektüel birikimine ve de­rinliğine sahip olmadan bunu yapmak istiyor. Problem asıl burada bence. Hal­buki akademik bilginin çok basit bir ta­nımı var. Akademik bilgi sizden önceki bilinen bilgileri kuşatıp onun üstüne çıkmak demektir. Bunu yapamadığınız zaman sizin yaptığınız bilgi sadece bir bireyin kendi zihinsel dünyasıyla sınır­lı kalıyor veya son yüzyıldaki Müslü­man aydınların birikimleri üzerinden gidiyorsunuz demektir. Halbuki son yüzyıldaki İslamî birikim yeniden oluş­turulurken geçmiş birikimin üzerine oturmadı. Eğer onun üzerine oturmuş olsaydı ben modernist-gelenekçi tartış­masına girerdim. Ama ne modernist ne de gelenekçi var ortada, ben böyle düşünüyorum. Bu tartışma çok daha esaslı bir tartışma olmalıydı bence, bi­zimkisi çok daha yüzeysel bir tartışma. Modernist gelenekçi olabiliyor, gelenek­çi de modernist olabiliyor farkında ol­madan. Halbuki bizim geleneğimizde, tarihimizde bilgi çok rasyonel olarak ta­nımlanmıştır ve rasyonelitesi çok yük­sek olan bu birikimin üzerine siz an­cak yeni bir birikim geliştirebilirsiniz. Bazıları sadece Batı’yı okuyarak, bir iki tane âyet-hadis okuyarak İslam hak­kında iddialı fikirler elde edebiliyor. Ba­zen ise Batı’dan hiçbir şey okumadan İslam hakkında bir şeyler okuyanlar Batı hakkında ahkâm kesebiliyor. Bun­lar yüzeysel durumlar. Bunların dışına çıkmamız ve bunların ötesinde bir de­rinliğe yönelmemiz lazım. Eğer çözüm istiyorsak çözüm bence burada olmalı.

Peki sizce bu vaziyet olumlu bir hâle doğru mu gidiyor yoksa daha da kö­tüleşen bir durum mu söz konusu?

Bence bu sorunun daha fazla farkı­na varmaya başlıyoruz. Müslümanlar olarak, entelektüeller olarak İslam me­deniyetini yeteri kadar içselleştireme­diğimiz ve bunu içselleştirmemiz gerek­tiğine dair bilincimiz giderek yaygınlık kazanıyor. Bu yaygınlık ise bizi biraz daha esaslı tartışmaların eşiğine doğ­ru ilerletiyor. Tanzimat aydınları esaslı tartışmalar yapmışlardı, fakat onların bir şanssızlığı oldu: İslam dünyasının harap olduğu ve bîtâp düştüğü, tama­men yenildiği, adeta bir büyük deprem veya bir patlamanın neden olduğu ha­rabe içerisinde düşündüler ve bu ba­kımdan da zihinleri sağlıklı değildi. Deprem yaşayan, büyük şok yaşayan insanların zihinleri sağlıklı düşünemez. Onlar böylesi sağlıksız durumlarda bu bilgileri ürettiler. Dolayısıyla bizim şimdi daha soğukkanlı bir biçimde o birikime sahip olup soruları yeniden ele almamız gerekiyor. Yani Tanzimat aydınının ve sonrasında Meşrutiyet ve Cumhuriyet aydınlarının sorduğu so­ruları yeniden sormamız ve cevaplama­mız gerekiyor. En önemlisi de geçmişi zihnimizde kötü, geri diye düşünme­den, onun rasyonelitesini kavrayarak ve ondaki birikimi alarak, yeniyi de ‘tu kaka’ etmeden, onu da analiz ederek bir çözüme ulaşabiliriz. Başka türlü çö­zümden bahsedemeyiz.

Gelenekten ve moderniteden bu ka­dar bahsettikten sonra bulunduğu­muz kuruma dönecek olursak, sizce İSAR bu gelenek ve modernite anla­yışının neresinde duruyor?

Aslında biz hep İSAR’ı konuştuk değil mi? İSAR geçmedi konuşmamızda as­lında ama hep onu anlattık. İSAR bir idealden ortaya çıktı. Tanzimat’tan bu yana Müslümanların yaşadığı bu bü­yük kırılmada, özellikle de dinî olan ve olmayan bilgi alanlarını ayırma girişi­mi görünümüyle karşımıza çıkan zihin­sel kırılmada bir arayış olarak ortaya çıktı. İSAR’ın aslında temel felsefesi şu: Dinî alanda bilgi üretme fikri sadece ilahiyatçıların tekelinde değildir. Bu bil­gi, aslında, hangi alanda olursa olsun bütün Müslüman entelektüel ve âlim­lerinin de uğraş alanı olmalıydı. Geç­mişte böyleydi, bugün de böyle olabilir. Yani bugün bir mühendis, bir doktor, bir hukukçu da ilahiyatçı kadar İslamî entelektüel bilgiyi, yani şer‘î entelektüel bilgiyi bilmek zorundadır. Müslüman olmak için kelime-i şehâdet yeterlidir, ancak Müslüman bir entelektüel olabil­mek için yalnızca bu yetmez. Onun öte­sinde şer‘i bilimleri de bilmesi gerekir.

Biraz önce yüzeysel kalma mesele­sinden bahsetmiştik. Geleneği savu­nanlar geleneği tam olarak bilmiyor demiştik. Böyle bir düzlemde İSAR programını nasıl değerlendiriyorsu­nuz? Bu proje ile birlikte bahsettiği­niz farklı disiplindeki öğrencilerin geleneğe katkıları olacak mı?

Evvela şunu söylemeliyiz ki İSAR’ın ön­celikli olarak dikkat ettiği kriterlerden biri de seçtiği öğrencilerin Türkiye’nin en iyi beyinleri olmasıdır. Çünkü bu faa­liyete Türkiye’nin en iyilerini çekemez­sek bu alanda ufuk açıcı, dünyaya hitap eden ve derinlikli yeni açılımlar yapma imkânımız da olmaz. Bu nedenle dinî bilginin inşası için bu alana en iyi öğ­rencileri çekmemiz gerekir. Her şeyden önce İSAR’ın bunu başarabildiğini be­lirtmemiz gerek. Tabi ikinci kısımda ise bu öğrenciler bir üniversitede okuyor­lar ve bunun yanında gelip burada bu dersleri alıyorlar. Bu işin hakkını ne ka­dar verebiliyorlar diye sorabiliriz. Ben aslında şöyle düşünüyorum: Üniversite çağına gelmiş öğrencilerin aldığı birçok formasyon var. Öğrenciler bu formas­yona oturduğu için bizim burada daha sınırlı olan bilgi verişimiz o öğrencinin daha önceki birikimiyle birleştiği için öğrenciler çok daha verimli bir şekilde derinlik kazanabilmektedir. Evet kabul ediyorum, geçmişte bir medresedeki öğrenci kadar buna zaman ayırmıyor belki, ama başka özellikler ile bu du­rum telafi edilebilir. İkinci olarak, biz burada verilecek temel eğitim programı vasıtasıyla öğrencinin zihninde “yapıla­bilecek olan şudur” tanımı çıkarmak istiyoruz. Bunu çıkardığımız zaman on­dan sonrasını öğrenci kendisi yerine ge­tirebilecektir. Kaldı ki bizim dört yıllık eğitimimizin üzerine üç yıllık bir ilave ihtisas çalışmamız var. Bunun yanında ilave olarak atölye çalışmalarımızla da bu ilgisinin devam etmesini sağlamaya ve bu açığı kapatmaya çalışıyoruz.

İSAR’ı, din öğretimi sunan diğer yük­sek öğretim kurumlarından ayıran bir diğer yön de şudur: Biz geleneksel med­resedeki metin okuma tarzını esas ala­rak eğitimimizi sürdürmeye çalışıyo­ruz. Bunun en önemli sebebi ise ilahiyat alanında öğretilmiş bilginin geçmişle irtibatındaki sorundan kaynaklanmak­tadır. Biz öğrencinin, 18. yüzyıldaki bir entelektüelin bakış açısını da görebil­mesini sağlamaya çalışıyoruz. Çünkü zihni yeniye alıştırdığınızda zihin oto­matik olarak kendisini eskiye kapatı­yor. Yeniyi her zaman değiştirebilirsi­niz ama yeniyi verdiğinizde eski hiçbir şekilde zihne gelmiyor ve böylelikle onun önünü kapatmış oluyorsunuz. Bu yeni tarzla, eskinin zaten kuşatıldığı zannediliyor. Ama ben yeni olanın es­kiyi kuşatamadığını düşünüyorum. Bu sebepten ötürü eski ile başlayıp yeniye gelmenin çok daha sağlıklı bir yol ol­duğu fikrini paylaşıyorum. Eğitim sü­recimizin başından sonuna dek klasik metinler üzerinden gitmemizin sebebi de bu.

İSAR’ın bir misyonu olduğunu söyle­diniz. Ne zaman ve hangi durumda olursak İSAR’ın hedeflerine ulaşğı kanısına varmış olursunuz?

Burada kısa, orta ve uzun vadeli he­deflerden söz edebiliriz. Bu çok uzun soluklu bir ilerleyiş. Bizler iki yüz yılı aşkın bir sürede bu kopuşu yaşadık ve hâlâ da bu kopuşun içerisindeyiz. Şimdi yeniden bu irtibatın kurulması yolunda uzun yıllar gerekecektir. Kısa vadede biz bu modelin, yani ilahiyat dışında bir öğrencinin İslamî bilgi­yi, klasik İslamî metinler aracılığıyla öğrenmesinin mümkün olabileceğini temel düzeyde göstermek istiyorduk. Bu düşünce şu anda dokuzuncu yılını tamamlıyor. Dolaysıyla kısa vadeli he­defin başarılı olduğunu ifade edebiliriz diye düşünüyorum. Orta vadede ise bu bilginin daha kullanılabilir bir hâle ge­tirilmesi hedefi yer alıyor. Bunu da atöl­yelerimizde ve kuracağımız araştırma merkezlerimizde orta vadede gerçekleş­tirmeyi düşünüyoruz. Bu ilmî ortamlar­da söz konusu bilgiyi güncel sorunları­mızla, yani klasik metinlerde kazanılan formasyonu yeni bilgi ile buluşturarak

sorularımıza farklı perspektiflerden ce­vaplar üretebileceğimiz projeler ve atöl­ye çalışmalarımız var. Uzun vadede ise bunları ürüne dönüştürme hedefimiz var. Bu gayretlerin çok ciddi anlamda, Türkiye’de ve İslam dünyasında, Müs­lümanların entelektüel ve pratik prob­lemlerini çözebilecek önemli eserlere, kitaplara, makalelere, dergilere, çalış­malara dönüşmesini sağlamayı planlı­yoruz uzun vadede. Eğer o ürünler çı­karsa ilk hedefimiz tamamlanmış olur diye düşünüyoruz. Elbette ki bu, uzun bir çalışma gerçekleşecektir.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*