Türkiye’de Yükseköğretim

“Türkiye’de Yükseköğretim” başlıklı İSAR Bahar Dönemi kapanış konferansı, Türkiye’nin önde gelen iktisat tarihçilerinden Mehmet Genç’in katılımıyla 5 Mayıs 2018 günü İSAR Konferans Salonu’nda gerçekleştirildi.

Genç, konuşmasına yıllardan beri üniversitelerde ders veriyor olmasına rağmen daima üniversite dışında kalarak sistemin içine hiç girmediğine, bundan dolayı kendisinin Türkiye’de yükseköğretim hakkında konuşmasının aslında ironik olduğuna vurguda bulunarak başladı.

Öncelikle kendi yükseköğretim serüveninden bahseden konuşmacı, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne (Mekteb-i Mülkiye) başladığı 1954 yılında Türkiye’de yalnızca üç adet üniversite (İstanbul Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi, Ankara Üniversitesi) bulunduğunu belirtti. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin yanı sıra bir süre İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne devam ettiğini, üniversitede felsefe, matematik, sosyoloji gibi derslere ilgi duyarken hukuk ve iktisat gibi derslere yoklama zorunluluğu dolayısıyla katıldığını ve bu derslerde gizlice kitap okuduğunu anlattı. Bunların yanında Hilmi Ziya Ülken’in ve o yıllarda ilahiyat fakültesinde ders veren Muhammed Hamidullah’ın derslerini de takip ettiğinden söz etti. Üniversite yıllarında gördüğü “gerçek ilim adamları” olarak da yine Muhammed Hamidullah ve Ömer Lütfi Barkan’ın isimlerini zikretti.

Genç, tıpkı günümüzde olduğu gibi, kendisinin eğitim gördüğü yıllarda da Türkiye’de dil eğitiminin başarısız olduğuna, kendisinin 11 sene boyunca Fransızca eğitimi almış olmasına rağmen o yıllarda tek cümle Fransızca okuyamadığına değindi. Böyle Buyurdu Zerdüşt adlı kitabını okuduktan sonra kendisinde Nietzsche okuma isteği hasıl olmasına rağmen Nietzsche’nin Türkçe tercümelerini bulmakta zorlandığı için Almanca öğrenmeye karar verse de, bilahare bu kararından vazgeçerek Fransızca öğrenmeye yöneldiğinden ve bir senelik çalışmanın ardından Fransızca okuyabilir hale geldiğinden bahsetti.

12. yüzyılda İtalya, Fransa, Venedik gibi Avrupa’nın Latin bölgelerinde ortaya çıkmaya başlayan üniversitelerin, yavaş yavaş Avrupa’nın kuzeyine ve doğusuna doğru genişleyip yayıldığını kaydeden Genç, 12 ve 17. yüzyıllar arasında üniversiteleşmenin yanında bir “Bilim Devrimi” gerçekleştiğine de dikkat çekerek bilim ve üniversite arasında herhangi bir alaka bulunmadığının özellikle altını çizdi; Batı’da gerçekleşen devrimler arasında en önemli olanın bu bilim devrimi olduğu ve bu devrimi yapanların üniversite dışından insanlar olduğu hususları üzerinde durdu. Sözgelimi Kopernik’in bir üniversite profesörü değil rahip olduğunu, üstelik yazdıklarının o dönemin üniversitelerinde çok fazla dikkat çekmediğini ve okunmadığını, okuyanların ise Kopernik’e inanmadığını belirtti. Benzer biçimde Galileo, Harvey, Descartes ve Hugens’i de emsal olarak zikrettikten sonra Newton’un da aslında bir üniversite profesörü değil, darphane nazırı olduğunu hatırlattı.

Bilim devrimi esnasında Avrupa’da yeni yeni ortaya çıkan ulus devletler arasında savaşların patlak verdiği bir dönemde bilim dünyasının bu savaşlara rağmen kendi içinde bir bilim cumhuriyeti kurduğuna, böylece Fransa ve İngiltere arasında cephede savaş sürerken Fransız ve İngiliz bilim adamlarının mektuplaşmaya devam ettiğine de değinen Genç, Osmanlı Devleti’nin ise bu bilim cumhuriyetine dahil olmadığına işaret etti.

Osmanlı bilim dünyasına da değinen konuşmacı, sözlerine Ebu Sehl Numan Efendi’den bahsederek devam etti. Avusturya ile yapılan harp sonrası devletler arasındaki hududun belirlenmesi için görevlendirilen heyetin üyesi olan Numan Efendi’nin, aynı iş için görevlendirilen Avusturya heyetinin hudud tayini için kullandığı ve o yıllarda Batı’da henüz icat edilmiş olan topografik cihazını dürbünle uzaktan izleyerek tahtadan bir kopyasını imal ettiğini, bunun üzerine Avusturya’nın kendi görevlendirdiği heyetin cihazı Osmanlılar’a öğreterek ihanet ettiğini düşünüp bir generalini idam ettirdiğini anlattı.

Yakın geçmişteki bilim tarihimize de değinen Genç, konuşma içerisinde, Paris’te aslını veya kopyasını almasına izin verilmeyen yazmaların, kütüphaneye her gidişinde bir kısmını ezberleyip, ezberlediği kısımları kaldığı otelde temize çekerek pek çok sayıda kitabı çıkarmayı başaran Mükrimin Halil Yinanç’ın ilginç hatıralarına da yer verdi.

Günümüzde Türkiye’deki üniversite sayısının 200 civarına çıkmasıyla 17. yüzyıl Avrupa’sına benzediğimizi, fakat henüz bilim devrimine girmiş gibi görünmediğimizi, Batı’da bilim devriminin üniversiteye sonradan girmiş olması gibi bizim de üniversite dışından bir bilim devrimine ihtiyaç duyduğumuzu belirtti.

Yüzme kitabı okuyarak yüzme öğrenilemeyeceğine, muhakkak denize girmek gerektiğine işaret eden Genç, gençlere bilim adamlarının kitaplarını okuyup bu kitapları kendi bilimlerimizi yapmak için adeta bir “inşaat iskelesi” gibi kullanmayı tavsiye edip artık bir şekilde bizzat ilim yapmaya başlamak gerektiğine vurguda bulunarak sözlerini noktaladı.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*