Şam’da Geçen Bir Yazı Hatırlarken – Hasan Umut

Şam-ı Şerif… Senin için “tarihi şehir” demek şanını hakkıyla yansıtmaya yeter mi dersin? Sen tarih yazan şehirsin. Tarih senin etrafında mana kazanır, zaman sende yaşanmışlıklar hürmetine gelecek nesillere tarih armağan eder. Sırf dar sokaklarını arşınlamak veya yıllar eskise de kendileri sapasağlam abidelerini ziyaret etmek bile kağıt ve kalemle elde edilecek olanın ötesinde bilgilere vesile olur. Sen… Mana şehri, hikmet şehri…

İSAR’da tamamladığımız yoğun Arapça programının hatmi için Şam’a gidiyoruz. Dil eğitimi ile sınırlı kalmayan bir heyecan da refikimiz olarak seferimize teşrif ediyor. Biliyoruz ki bir dili öğrenmek kelimelere sıkışmış bir dün- yayı tanımak değil sadece. Bilakis asırların yoğurduğu birikimi barındırması yönüyle de Arapça bizim nazarımızda bambaşka alemlerin anahtarı gözüküyor. Amacımız sadece lafızlarla yetinmek değil kesinlikle. Gücümüz neye ne kadar yetiyorsa onu benliğimize katma gayreti ile yollardayız.

“Uzun ince bir yoldayım” sözüne uygun bir yolculuk için Harem’den hareket  ediyoruz. İlk durak Hatay. Otobüs garına girmemizle bambaşka bir şehre geldiğimizi hissetmemiz bir oluyor. Farklı kültürlere beşiklik eden şehirlere ait bir hava var burada. Türkçe ne kadar konuşuluyorsa Arapça da o kadar revaçta. Bilhassa Türkiye ile Suriye arasındaki vizenin kalkması ile şehir daha hareketli bir yapıya bürünüvermiş. Sınırları duvar şeklinde de- ğil de kapı olarak kabul etmek, iki ülke insanının ortak kaderi ile birleşince bu şehrin daha bir güzelleştiğini hissetmek zor olmuyor bizim için. İlk işaretleri alıyoruz: Kardeş topraklar kucak açmış bizi bekliyor.

Sınırdayız. Pasaport kontrolü için bekliyoruz. Her gün birçok Türkiye vatandaşının Suriye’ye, bir o kadar Suriye vatandaşının da Türkiye’ye geçişinin memnuniyet verici ritmine şahitlik ediyoruz. Tahmin ettiğimiz gibi gidiyor her şey. Pasaport kontrolü çabucak halloluyor. Elinde ‘karizmatik’ ABD pasaportu olan bir gençle tanışıyoruz o sırada. Sınırda vize almaya çalışıyor ama nafile. Türkiye’ye geri gönderiliyor. Gencin mahzun haline üzülüyoruz üzülmesine ama bu topraklarda özel bir yerimizin olduğunu hissetmek de Şam’a ulaşma iştiyakımızı daha bir artıyor. Ah yollar, ne zaman biteceksiniz, ne zamandır vuslat…

Cami-i Faruk önünde Cüneyt hoca bizi alıyor. Kardeş topraklarda olsak da tanıdık bir sima görmek bizi rahatlatıyor. Cüneyt hoca bizden yaklaşık bir hafta önce Şam-ı Şerif’e geldiğin- den ilk etapta öğrenilmesi gerekenleri eve giderken hemen anlatıveriyor. Şehrin merkezine yakın evimizdeyiz artık. Klasik Arap evlerinden birinde  yaz  mevsimini  geçireceğimizi  anlıyoruz.  Evin  ortasında  havuzlu bir avlu ve odalar bu avlunun etrafında  bulunuyor.  Cüneyt  ağa- beyin  ikramı  Suriye  kültürüne  intibakımızı  kolaylaştıracak  cinsten: Türkçe’de demirhindi şerbeti dediğimiz buz gibi ‘temr hindi’ yorgunluğumuzu bir nebze alıyor. Odamıza geçiyoruz, biraz dinlenmek gerek artık.

Kursumuzda derslerimiz başlıyor. Bizimle ilgilenen güler yüzlü insanlarla beraberiz. Enstitü yöneticilerinden Alaaddin beyin samimi davranışlarını hususen ifade etmek gerek. Eve yemek göndermeleri veya dönüşümüzde bize tatlı hediye etmeleri gördüğümüz misafirperver tavrın küçük örnekleri. Haftanın beş günü ders var. Cuma ve cumartesi günleri Suriye’de tatil olması nedeni ile Türkiye’deki zaman ritmimizi az da olsa değiştirmemiz gerekiyor. Bizim  grubumuz  için  hazırlanan özel bir program çerçevesinde  okuma,  yazma  ve konuşma melekelerini geliştirmeye yönelik dersleri takip ediyoruz. Zaman bizim Arapça  akmaya  başlıyor artık.

Tahmin edeceğiniz gibi günler sadece derslerle geçmiyor. Şam şehrinin manevi cazibesine kapılmamak mümkün değil. Birçok sahabe ve evliyayı misafir eden bir yer burası. Kursumuz Dırar İbn Ezver’in (Radıyallahu anh) kabrine çok yakın. Peygamber dostunu ziyaret ederek bereket ümit ediyoruz. Muhyiddin İbnü’l-Arabi’nin kabrini ziyaret etmek de nasip oluyor. Bir adam gözümüze ve gönlümüze çarpıyor. Vakit yatsıya evriliyor. Gönüller sultanının kabrine açılan kapı ertesi gün açılmak üzere kapatılmış. Kapıya giden merdivende oturan amcanın başı eğik. Nasıl bir ruh halinde acaba? Bu Allah dostunun manen dizinin dibinde bulunmak böyle bir şey olsa gerek, diyoruz. Oturuyoruz biz de basamaklardan birine. Hiç değilse taklit edelim bu manevi zevki, hiç değilse …

Şam denir de Emevi Camii’nden bahsetmemek olur mu hiç? Bu muhteşem cami, neden bu şehirde olduğumuzun en müşahhas cevabı olsa gerek. Medeniyetin, tarihin, sanatın ve asırlara meydan okumanın temsilcisi camide bugüne kadar devam eden cami derslerinin olduğunu görüyoruz. Şam’da başka camilerde de bu gelenek devam ettiriliyor. Ülkemizde maalesef namaz kılmak dışında kullanımı yaygın olmayan camileri  düşününce burada caminin ruhunu çok güzel temsil eden bu derslere elden geldiğince dahil olmaya çalışıyoruz. Bu dersler bizler için sadece bilgi edinmek değil Arapça dinleme pratiği yapmak anlamına da geliyor. İki açıdan da istifade etme gayretimiz var yani.

Suriyeli dostlarla olan sohbetlerimizi ilahiler süslüyor. İlahi söyleme geleneğinin bu diyarlarda çok önemli bir yeri var anlaşılan. Arapça ilahilerle ruhumuzu dinlendiriyor, Türkçe ilahi taleplerine hasbelkader karşılık vermeye çalışıyoruz. Acemi bir ekip olsak da fena işler çıkarmıyoruz, işi daha da profesyonelleştirme adına şan derslerine bile başlıyoruz.

Suriye halkının sevgisini görmek çok  özel bir mutluluk kaynağı oluyor bizim için. Türkiye’den geldiğimizi öğrenenlerin gözleri ışıldıyor, ya Erdoğan ya da Suriye’de adı Murat olan Polat Alemdar diyerek gönüllerini bize açtıklarını gösteriyorlar. Kurtlar Vadisi’nin buradaki etkisi öyle bir çırpıda anlatılacak cinsten değil. İki ülke arasında oluşmuş ciddi bir bağı temsil ediyor.

Anlatacak çok şey var aslında. Keşke hafızalara kazınmış nice anıyı hakkıyla anlatabilsek. Keşke Ürdün ve Lübnan, sözcüklerin kanatlarında tekrar gezilebilse, enfes meyve içeceklerinin tadı damağımızdaki lezzeti satırlara aktarılabilse, halkın konuştuğu dilin yanında fazlaca‘kibar’gözüken fasih konuşma çabalarımızın neticesi olan mizahi halimiz hakkıyla tasvir edilebilse. En iyisi işi tadında bırakmalı.

Soracaksınız şimdi: Yahu hep güzel şeyler mi oldu Şam’da, hiç mi şeye canınız sıkılmadı? Sıkıldı elbet. Lakin Şam için değmez mi…

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*